Bilişsel Çarpıtma Nedir?

Bilişsel çarpıtma (cognitive distortion) bilişsel davranışçı terapideki en önemli kavramlardan biridir. Bu yazıda bilişsel çarpıtmanın ne olduğunu kısaca anlatıp, en yaygın bilişsel çarpıtmalardan bazılarını sizinle paylaşmayı düşünüyorum.

Bilişsel Çarpıtma Nedir?

Bilişsel çarpıtmanın ne olduğunu ifade edebilmek için, öncelikle “biliş” kavramına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Biliş (cognition), Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde iki anlam içeriyor: 1- Canlının, bir nesne veya olayın varlığına ilişkin bilgili ve bilinçli duruma gelmesi, vukuf. 2- Bildik, tanıdık

Biliş, psikoloji literatüründe yukarıdaki anlamlardan biraz daha farklı bir anlama sahip. “İnsanın dünyayı ve çevresindeki olayları anlamaya yönelik yaptığı zihinsel işlemlerin tümü“, biliş olarak tanımlanabilir.

Biz, sürekli olarak içimizden ve dışımızdan birtakım uyaranlar alırız: Kalbimiz çarpar, midemiz guruldar, acıkırız, terleriz, üşürüz, korkarız, özlem duyarız, hatırlarız, cinsel arzu duyarız, yağmur yağar, gök gürler, ses olur, köpek havlar, film seyrederiz, müzik dinleriz, bir resme bakarız, biri ile karşılaşırız, biri bize bakmaz, biri bize gülümser, bizi bize suratını asar, biri bizi över, biri bizi eleştirir, biri hakkımızda konuşur, biri bizi öper, bizi bire saldırır vb. Aldığımız tüm bu uyaranlar, bir açıdan bakarsak, doğada nötr olarak vardır aslında. Tüm bu uyaranları biz, “bilinç” sayesinde kişiselleştiririz. Onlara anlam katarız.

İçimizden veya dışımızdan bize gelen uyaranı (bilgiyi) algılarız, onunla ilgili bir düşünce geliştiririz, önceki bilgilerle karşılaştırırız, sentez yapar yeni bilgi üretiriz, o bilgileri depolarız, sonrasında aynı bilgileri hatırlarız, bilgileri değerlendiririz vb. Tüm bu zihinsel eylemlerle birlikte, söz konusu uyaranı kişiselleştiririz. İfade etmeye çalıştığım faaliyetlerin hepsine bilişsel faaliyet diyebiliriz.

Bilinci olmayan biri, bilinçli birinin etkilendiği bir uyarandan etkilenmeyebilir. Zihinsel engelli birine hakaret cümlesi kurduğunuzda, dediğinizi anlamayabilir mesela. Yani, ona gönderdiğiniz uyaranla ilgili bilişsel bir işlem yapamaz. (“Yanlış anlar” demiyorum dikkat ederseniz.)

Yukarıda yazdıklarımı şöyle toparlayayım isterseniz: Biz “iç dünyamızdan” ve “dış dünyamızdan” sürekli bir uyaran alırız. Bu uyaranları, zihinsel bir işlemden geçirip, onları bizim için anlamlı hale getirir, kişiselleştiririz. Biliş, iç ve dış dünyamızdan aldığımız uyaranları anlamlı hale getirmek için yaptığımız zihinsel faaliyetlere verilen isimdir. 

İçimizden ve dışımızdan gelen bilgileri her zaman, sağlıklı işleyemeyebilir, yani olduğu gibi algılayamayabiliriz. Kalbimizin doğal atışını kalp krizi olarak yorumlayabiliriz. Oysa hızlı yürüdüğüm içim kalbim hızlı çarpıyordur. Cep telefonundan aradığım arkadaşımın telefonuma hemen cevap ver(e)memesini “Demek ki benimle konuşmak istemiyor.” şeklinde yorumlayabilirim. Oysa arkadaşım, aramamı fark etmemiştir. İşte bu, olanı olduğu gibi değil de farklı (çarpıtarak) bir şekilde algılama sürecine, bilişsel çarpıtma diyoruz.

Çok Yaygın Olan Bilişsel Çarpıtmalar Nelerdir?

Teknik olarak, çok fazla sayıda bilişsel çarpıtmadan bahsedebiliriz. Bununla birlikte bilişsel davranışçı terapi teorisyenleri, bazı bilişsel çarpıtma türlerini, çok yaygın olarak kullandığımızı tespit etmişlerdir. Şimdi bu yaygın bilişsel çarpıtma türlerini ele alalım isterseniz.

  • Ya Hep Ya Hiç Tarzı Düşünme (Dichotomous Thinking)

Bu bilişsel çarpıtma, “çift kutuplu düşünme”, “iki uçlu düşünme”, “siyah ya da beyaz düşünme” diye de adlandırılıyor.

Bu şekilde düşündüğümüzde, “Bir şey ya tam istediğimiz gibi olmalı ya da hiç olmamalı.’ diye bakarız meselelere. Süreç değil, sonuç bizim için her zaman daha önemli olur. Yüksek puan almadıysak, yeterince çalışmış olmak bizim için bir şey ifade etmez.

Psikoterapi deneyimlerimde karşılaştığım bazı insanlar durumlarını şöyle ifade ediyorlar: “Benim için hayat siyah veya beyaz demektir. Grim yoktur.” Böyle düşünen insanlar, gride yaşamayı bir çeşit, kişiliksizlik olarak algılıyorlar.

Bazı örnek düşünce şekilleri

– En iyisini yapamıyorsam hiç yapmayayım.

– Mükemmel (en iyisi) değilsem başarısızım.

– Biri beni eleştiriyorsa, demek ki beni hiç sevmiyor.

– Bana her şeyi anlatmıyorsa, demek ki o güvenilmez biridir.

– Annemin (babamın, eşimin, çocuğumun vb.) hiçbir olumsuz özelliği yok (olmamalı).

– Herkes, hakkımda hep olumlu şeyler düşünmüyorsa demek ki ben kusurluyum.

– Her istediğim, hep tam istediğim gibi olalı.

– Mutlu bir evliliğimiz olacaksa, eşimle hiç kavga etmemeliyiz.

– Eşim beni seviyorsa, aklında hep ben olmalıyım.

– Eşim beni seviyorsa, benim isteklerimi her zaman her şeyden önde tutmalı.

  • Zihin Okuma (Mind Reading)

Zihin okuma, başka insanların zihninden geçenleri bildiğimizi ve/veya onların da bizim zihnimizden geçenleri bildiklerini (bilmeleri gerektiğini) ifade eden bir bilişsel çarpıtmadır.

İkili ilişkilerde hepimiz, karşımızdakinin duygu ve düşünceleriyle ilgili varsayımlarda bulunuruz. Bu, ilişki açısından normal bir süreç. Ancak, zihin okuma çarpıtmasını kullanıyorsak, karşımızdakinin ne düşündüğünü (hissettiğini) bildiğimizden emin davranırız. Bize inandığımızın aksi söylense bile, düşüncemizi değiştirmekte çok zorlanırız. Kendimize ve/veya karşımızdakine hata payı bırakmayız.

Benimle beklediğim gibi ilişki kurmayan bir arkadaşımla ilgili, “Artık benimle muhatap olmak istemiyor.” diye düşünebilirim. Oysa, sadece arkadaşımın canını sıkan bir mesele vardır belki de.

Örnek düşünce şekilleri

– Ben onun ciğerini tanırım 🙂

– Sormaya gerek yok, ne düşündüğünden eminim.

– Beni sevseydi, o esnada neyi istediğimi bilirdi.

– Söylememe gerek yok, o gözlerimden anlamalı.

  • Felaketleştirme (Catastrophizing)

Felaketleştirme, söz konusu gerçekçi verileri dikkate almadan geleceği olumsuz olarak tahmin etmek olarak düşünülebilir. Felaketleştirmede, gelecekte olması muhtemel  bir olumsuzluğa aşırı odaklanma söz konusudur.

Olayların ve ihtimallerin daha çok olumsuz yönlerini dikkate alan kişiler bu çarpıtmayı yoğun olarak kullanıyorlardır. Çocuğu sınava giren bir baba, çocuğunun kazanamama ihtimaline odaklanıp canını sıkabilir. Çocuğunu parka giden bir anne, çocuğunun kaçırılma olasılığına odaklanıp telaşlanabilir. İçtiği ilacın yan etkilerine odaklanan biri, telaşa kapılıp, panik atak yaşayabilir. Bir işi zamanında yetiştiremeyen bir çalışan, işten atılma ve parasız kalma ihtimaline aşırı odaklanıp kaygılanabilir.

Güzel Türkçe’mizde “pireyi deve yapmak” bu çarpıtma için kullanılabilir.

Örnek düşünce şekilleri

– Ben kendimi kışa hazırlayayım da, yaz gelirse bahtıma.

– Gülmenin sonu ağlamaktır.

  • Aşırı Genelleme (Over Generalization)

Kişinin tek (veya çok az) bir veriye dayanarak, olumsuz (veya olumlu) bir kanaate ulaşması aşırı genelleme olarak düşünülebilir. Burada, sınırlı sayıda bir örnek üzerinden genel bir kurala ulaşmak söz konusudur.

Aşırı genellemede, bir parça bütünün kendisiymiş gibi algılanabilir. Asla, her zaman, daima, kesinlikle, hiç kimse, herkes gibi ifadeler, bu çarpıtmada çok yoğun kullanılır.

Bazı örnekler

Bir kadın eşi için şöyle diyebilir: Doğum günümü hatırlamadı; demek ki beni sevmiyor.

Aldatılan bir erkek şöyle inanabilir: Hiçbir kadına güvenilmez.

Sınavdan düşük puan alan bir öğrenci şöyle diyebilir: Ben tamamen başarısız biriyim.

Yaptığı pilav eşi tarafından beğenilmeyen bir kadın şu kanaate varabilir: Hiçbir zaman beni takdir etmiyor.

Arkadaşıyla tartışan birisi şöyle diyebilir: Yüzüne bir daha asla bakamam.

Bilişsel Davranışçı Terapi Nedir?

Bilişsel Davranışçı Terapi (Bilişsel Davranış Terapisi), günümüzde psikoterapi alanında en çok tercih edilen terapi modellerinden biridir. Bilişsel Davranışçı Terapinin kurucusu olarak Aaron Temkin Beck kabul edilmektedir. Aaron T. Beck’in terapi modeli önceleri bilişsel terapi olarak isimlendirilirken, günümüzde Bilişsel Terapi alanında çalışanların büyük bir kısmı tarafından Bilişsel Davranışçı Terapi ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Bilişsel Terapinin önde gelen isimlerinden Judith. S. Beck, Bilişsel Terapi (Cognitive Therapy) adıyla yayınladığı kitabını, daha sonra içeriği aynı kaldığı halde Bilişsel Davranışçı Terapi (Cognitive Behavior Therapy) adıyla yayınlamıştır.

Beck, terapi modelini öncelikle depresyon tedavisi için geliştirmişti. Geliştirdiği terapi metodu, kısa süreli, “şimdi” odaklı, mevcut sorunları çözmeye, işlevsiz (doğru olmayan ve/veya kişiye faydası olmayan) düşünce ve davranışları değiştirmeye yönelikti. Ancak bilişsel terapi zamanla, Beck ve diğer uygulayıcıları tarafından geliştirilmiş, kısa sürede depresyon dışındaki sorunlar için de kullanılır hale gelmişti. Uyarlamalar terapinin odağını, tekniklerini ve uzunluğunu uzunluğunu değiştirmiş ancak, terapinin teorik varsayımları sabit kalmıştır.

Bilişsel davranışçı terapinin Beck modelinde, terapi bir bilişsel formülasyona, belirli bir rahatsızlığı nitelendiren davranış stratejilerine ve inançlara dayanır.

Bilişsel davranışçı terapide terapist, duygusal ve davranışsal değişiklik yaratmak için, hastanın düşünce ve inanç sisteminde değişiklik yapılmasının değişik yollarını arar.

Beck terapi modelini geliştirirken, Epictetus, Karen Horney, Alfred Adler, George Kelly, Albert Ellis, Richard Lazarus ve Albert Bandura gibi pek çok filozof ve teorisyenden kaynak olarak istifade etmiştir.

Günümüzde bilişsel davranışçı terapi, farklı eğitim düzeyi ve gelire sahip, genç ve çocuklardan yaşlı erişkinlere kadar, çeşitli yaş ve kültürden hastalar için uyarlanmıştır. BDT, birinci basamak tedavi merkezleri ile diğer sağlık kurumları, okullar, meslek programları ve hapishanelerde kullanılmaktadır. BDT aynı zamanda, bireysel terapide olduğu gibi, grup, çift ve aile terapilerinde de kullanılmaktadır.

Bilisel Davranışçı Terapi hangi teoriye dayanır?

Bilişsel davranışçı terapi, tüm psikolojik bozuklukların altında, işlevsiz (zararlı, işe yaramayan) düşüncelerin ve inançların yattığını kabul eder. Bu işlevsiz düşünce ve inançlar, kişinin duygu ve davranışlarını etkiler.

İnsanlar, düşüncelerini daha gerçekçi yollarla değerlendirmeyi öğrendiklerinde, davranışlarında ve duygu durumlarında iyileşme yaşamaktadırlar.

Mesela, oldukça depresif olduğunuzda ve bazı şeyleri yapamadığınızda, aklınızdan şöyle bir düşünce (otomatik düşünce) geçer: Şu an hiçbir şey yapamam. Bu düşünce, belirli bir tepkiye yol açar. Üzgün hissedersiniz (davranış), ve yatağınızda kıvrılırsınız (davranış). Şayet bu düşüncenin geçerliliğini inceleseydiniz, aşırı genelleme yaptığınızı görerek, gerçekte pek çok şeyi iyi yaptığınızı fark edebilirdiniz. Durumunuza bu yeni bakış açısıyla bakmanız, muhtemelen daha iyi hissetmenizi ve daha işlevsel davranışlarda bulunmanızı sağlayacaktır.

Bilişsel davranışçı terapistler, kişilerin duygu ve davranışlarında iyileşme sağlamak için, kişilerin kendilerine, dünyaya ve diğer insanlara dair düşünce yapılarını analiz ederler. Altta yatan işlevsiz inançların değişmesiyle, kişilerin sorunlarının ortadan kalkacağını var sayarlar.

BDT hangi sorunlarda yardımcı oluyor?

Bilişsel davranışçı terapiyle ilgili yüzlerce bilimsel çalışma yapılmıştır. Bu araştırmaların sonuçlarına göre, blişsel davranışçı terapinin işe yaradığı bazı sorunlar şunlardır:

  • Depresyon
  • Panik bozukluğu
  • Sosyal fobi
  • Obsesif kompulsif bozukluk
  • Madde kullanımı
  • Davranım bozukluğu
  • Kişilik bozuklukları
  • Alışkanlık bozuklukları
  • Uyku bozuklukları
  • Kronik sırt ağrısı
  • Kulak çınlaması
  • Çift sorunları
  • Aile sorunları
  • Komplike yas
  • Patolojik kumar
  • Öfke ve düşmanlık

Burada sadece ipucu olması için birkaç alanı paylaştım sizinle. Bilişsel davranışçı terapinin etki alanı buradakilerden çok daha fazladır.

Bu bölümle ilgili son olarak şunu belirtmeliyim ki, her terapist her konuyla ilgili destek veremeyebilir. Her terapistin, özellikle çalıştığı ve çalışmadığı konular olabilir. Bu yüzden,bilişsel davranışçı terapi desteği alacağınız uzmanla, mutlaka bir ön görüşme yapmanızı öneririm.

Tavsiye Bağlantı: Bilişsel Davranışçı Terapinin 10 Temel İlkesi Nedir?

Alternatif Düşünce Oluşturması Tekniği

Giriş: Bilişsel terapide değişimin sağlanmasındaki en temel yöntemlerden biri, otomatik düşüncelerin incelenmesi ve bunlara olan inancın azaltılmasıdır. Bu sayede mental bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan bilişsel yanlılığın üstesinden gelinebilir. Bununla beraber bir başka bilişsel görüşe göre ise aynı anda bir kişide ortaya çıkmak için yarışan farklı bilişsel temsiller olabileceği öne sürülmektedir. Kişinin olumsuz otomatik düşüncesinin dışında, durumu daha iyi açıklayan alternatif açıklama veya inançların oluşturulması ya da güçlendirilmesi bu bağlamda bilişsel terapinin hedefleri arasındadır.

Amaç: Bu gözden geçirmenin amacı otomatik düşünceler üzerine seans içinde çalışırken, düşünce kayıtları ile ödev olarak kullanılan alternatif/gerçekçi düşünceler oluşturma uygulamalarının öneminin vurgulanmasıdır. Alternatif/gerçekçi düşünceler otomatik düşünce üzerinde yapılan çalışmanın bir nevi özeti ve son noktasını temsil etmektedir. Yazıda örnekler verilerek bu alternatif/gerçekçi düşüncenin hangi yollar ile oluşturulabileceği, hangi noktalara dikkat edilmesi gerektiği örnek görüşmeler de verilerek sunulmuştur.

Sonuç: Alternatif/gerçekçi düşünceler oluşturmak otomatik düşünce üzerine yapılan çalışmanın bir nevi son ve önemli noktasıdır. Doğru bir biçimde uygulanması ve hastalar tarafından seans dışında ödev olarak tekrarlanmaları hastalarda olumlu değişiklikler oluşmasını sağlayabilir.

Anahtar Sözcükler: Bilişsel terapi, depresyon, anksiyete

Giriş

Depresyon ve anksiyete bozukluklarının bilişsel kuramına göre tetikleyici bir olay sonrasında aktifleşen işlevsel olmayan şemalar, kişinin, karşılaştığı olay
ve durumları olumsuz yönde çarpıtmalar yaparak değerlendirmesine sebep olmaktadır. Bu çarpıtma işlemi sonucunda zihnin akışı içinde kendiliğinden oluşan ve bu sebeple otomatik düşünce adı verilen olumsuz düşünceler ortaya çıkmakta ve kişinin ne hissettiği ve nasıl davrandığı üzerine etki etmektedir. Beck’in geliştirdiği bilişsel terapinin en önemli tekniği, bu otomatik düşüncelerin ele alınması ve bu düşüncelere olan inancın azaltılmasıdır.

Otomatik düşüncelerin daha derininde bulunan, kişinin daha önceki deneyimleri, ebeveyn tutumları, akran ilişkileri, mizaç özellikleri gibi etmenlerin birleşimi ile gelişen temel inançlar; kişinin kendisi, diğer insanlar, dünyanın işleyişinin biçimi ve gelecek hakkındaki genel ve kalıcı düşünceleridir. Bilişsel psikolojideki şema kavramı içinde değerlendirebileceğimiz bu temel inançların, birinci eksen bozukluklarında, olumlu ve olumsuz inançtan oluşan çiftler halinde bulundukları düşünülmektedir. Örneğin rekürren depresyonu bulunan ve “sevilmiyorum” şemasına sahip olan bir kişi depresyonda iken kendisini sevilmeyecek birisi olarak görürken depresyonda olmadığı dönemlerde tam tersine “sevilen” birisi olarak görebilmektedir. Yani depresyonda iken “sevilmiyorum” temel inancı aktifken düzelme dönemlerinde “seviliyorum” şeması aktif olmaktadır. Kişilik bozukluklarında ise çoğu zaman olumsuz şemalar aktif kalmaktadır. Benzer bir şekilde depresyon ve kaygı bozukluklarında yapılan çalışmalarda otomatik düşünceler gibi bellek de bu olumsuz yanlılığı göstermekte ve olumlu hatıralar yerine olumsuz hatıralar daha sıklıkla hatırlanmaktadır.

Brewin, Beck’ten farklı olarak anksiyete bozuklukları ve depresyonda belli bir durumda akla gelmek için birbiri ile yarışan çok sayıda farklı bilişsel temsil olduğunu iddia etmektedir. Böylece bilişsel terapi, olanı modifiye etmenin yanında bu yeni bilişsel temsillerin oluşturulduğu, yapılandırıldığı ya da güçlendirildiği bir süreç olarak da değerlendirilebilir. Bundan dolayı otomatik düşünceleri incelerken otomatik düşünceye olan inancı sarsmak için sıklıkla temelde kullanılan kanıt incelemenin (examining the evidence) yanı sıra hastanın o durum veya yaşantıyla ilgili aklına getirebileceği farklı düşüncelerin,
olasılıkların oluşturulması ya da hatırlatılması bir başka önem taşıyan ve sık kullanılan bir yöntemdir.

Otomatik düşünceler ele alınırken genellikle ilk kullanılan teknik bu düşüncenin geçerliliğinin kanıt inceleme yöntemiyle incelenmesidir. Kanıt inceleme sonucunda elde edilen verilerle oluşturulan gerçekçi düşünce (dengelenmiş düşünce-balanced thoughts) ise gerçekliği oluşturan hem olumlu hem de olumsuz verileri dikkate alan bir düşüncedir. Gerçekçi düşünce danışanın zihninde oluşan olumsuz otomatik düşüncenin lehine ve aleyhine kanıtların incelenerek bir araya getirilmesi ile oluşturulur. Örneğin bir sınavdan düşük not aldığında kendisini başarısız olarak gören depresyondaki bir üniversite öğrencisinin “Bazı derslerde zorlanan ama birçok dersin kolayca üstesinden gelen bir öğrenciyim.” düşüncesine ulaşması gibi. Kanıt incelemeyi izleyen veya bazen tek başına kullanılan bir diğer önemli teknik olan alternatif düşünce veya açıklama ise danışanın olayla ilgili olarak daha önce gündeminde olmayan ve durumu daha iyi açıklayan bir düşüncedir. Örneğin eşi kendisini aramadığında “sevilmediği” sonucunu çıkaran bir hastanın bunu “zamanı olmaması” gibi diğer olası nedenler ile açıklaması şeklinde olabilir. Hastanın otomatik düşüncesinin gerçeklikten belirgin derecede farklı olması ya da durumu açıklayabilecek çok farklı yorumların olması halinde alternatif
açıklama çok uygun bir tekniktir.

Alternatif düşüncenin, otomatik düşünce üzerine kullanılan diğer bilişsel yöntemlere göre etkililiğini ya da otomatik düşünce incelemenin tek başına
bilişsel terapi içindeki etkinliğini gösteren bir çalışma bulunmamaktadır. Her ne kadar davranışçı terapi protokolleri ile bilişsel terapiyi karşılaştıran çalışmalarda depresyon ve anksiyete bozukluklarında bilişsel yöntemlerin davranışçı yöntemlere eklenmesinin ilave bir katkı getirmediği iddia edilse
de, alternatif/gerçekçi düşünceler oluşturmayı da içeren otomatik düşünce ele almayı temel teknik olarak kullanan bilişsel terapinin farklı bozukluklardaki etkinliği ile ilgili birçok kanıt mevcuttur.

Alternatif/Gerçekçi Düşüncelerin Oluşturulması

Alternatif/Gerçekçi düşünce oluşturma, genelde otomatik düşünce incelenmesinde sokratik sorgulama sürecinde veya kanıt incelemeden sonra yapılır. Klasik biçimi, danışanla beraber terapistin, “Yaşanan durumun veya olayın başka bir açıklama şekli, sonucu olabilir mi?” veya “Bu olay başka bir
biçimde yorumlanabilir mi?” sorularının cevaplarını araştırmalarına dayalıdır. Olan biteni daha iyi açıklayan alternatif bir düşünce veya yorum araştırılır. Bu teknikte danışanın olumsuz olayla ilgili olarak bir seri alternatif düşünce veya bakış açısı geliştirmesine çalışılır. Yönlendirilmiş keşif süreciyle hastaya sorulan soruların yardımıyla farklı bakış açıları açığa çıkartılır. Bu amaçla en sık kullanılan sorular:

— Yaşadığınız bu durumun, sizin düşündüğünüzün dışında başka bir açıklaması veya anlamı olamaz mı?

— Eğer bu şekilde hissetmeseydiniz, durumla ilgili daha değişik düşünür müydünüz? Nasıl?

—-Aynı olayı yaşayan ama üzülmeyen/ korkmayan/kızmayan bir insan acaba nasıl düşünürdü de bu duyguları hissetmezdi?

— Yakın bir arkadaşınız bu durumda olsa ona ne derdiniz?

— Geçmişte böyle hissettiğinizde bunu değiştiren bir düşünceniz veya yorumunuz var mıydı?

— Bundan 5 yıl sonra bu durumu düşünecek olsanız, daha farklı bir değerlendirme yapabilir misiniz? -Şimdi yaşadıklarınızın farklı yanları dikkatinizi çekebilir mi?

Bu genel uygulama dışında alternatif düşünce geliştirilmesine dönük çeşitli yöntemler kullanılabilir. Bunlar:

  1. Akla gelen olası alternatiflerin listelenmesi
  2. Kanıt incelemede oluşan veriler ışığında yeni alternatif/gerçekçi düşüncenin oluşturulması
  3. Felaketleştirme önleyici müdahale (En iyi, en kötü ve en olası senaryo)
  4. Metakognitif olarak alternatif düşünce oluşturmadır (İki olasılık yöntemi).

1. Akla Gelen Alternatiflerin Listelenmesi

Aynı durumu açıklayan birçok farklı değerlendirme olabilir. Hastaya basitçe ilgili durumu başka bir şekilde nasıl açıklayacağı sorulabilir. Her ne kadar ideal olan hastanın alternatifler listelemesi olmasına karşın anksiyete bozukluğu olan hastanın tehdite odaklanması, depresyondaki hastanın umutsuzluğu ve kişilik bozukluklarının daralmış repertuarı terapistin alternatif düşünceler önermesini gerektirebilir. Örneğin bir arkadaşının yolda karşılaştıkları sırada kendisine selam vermeden yoluna devam etmesi sonrasında hastanın “Beni önemsemiyor.” şeklinde bir otomatik düşüncesi olursa ve hasta üzüntü hisseder ise hastaya terapist aşağıdaki şekilde yaklaşabilir:

Terapist: Şimdi bu duruma tekrar bakalım. Sana selam vermemesini seni sevmediği dışında açıklayabilecek alternatif ne gibi düşünceler olabilir?

Hasta: Fark etmemiş olabilir?

Terapist: Evet, bunun dışında.

Hasta: Acelesi, bir işi olabilir.

Terapist: Çok doğru.

Hasta: ….

Terapist: Başka?

Hasta: Aklıma gelmiyor başka.

Terapist: Çekinmiş olabilir mi?

Hasta: Evet.

Terapist: Bu açıklamalar içinde sence duruma en uygun olan hangisi?

Hasta: Fark etmemiş olabileceği.

Bu teknik, kanıt incelemeden önce de kullanılabilmesine karşın dikkat edilmesi gereken bir nokta, özellikle ilk seanslarda bunun kanıt incelemenin sonunda kanıt incelemenin bir devamı gibi yapılmasının daha faydalı olacağının unutulmamasıdır. Direkt hastaya alternatifleri sormak bazı hastalarda (özellikle kişilik sorunu olan danışanlar başta olmak üzere) terapistin bir kişi olarak kendisini onaylamadığı, desteklemediği, önemsemediği hatta daha aşağıda gördüğü şeklinde yorumlamasına sebep olabilir. Ama öncesinde kanıt inceleme yapıldığında, kanıt incelemede hastanın nedenleri, gerekçeleri otomatik düşüncesinin lehine olan kanıtlar önce sorulduğu için hasta düşüncesinin reddedilmediğini ve önem verildiğini düşünür. Kendisini anlaşılmış, değer verilmiş hissedebilir.

2. Kanıt İnceleme Sırasında Elde Edilen Veriler Işığında Alternatif/Gerçekçi Düşüncenin Oluşturulması

Bu şekilde alternatif düşünce/gerçekçi düşünce  oluşturulabilmesi için, seans içinde sıkıntı yaratan olumsuz bir durumun saptanması, bu durumdaki duygu ve düşüncelerin belirlenmesi, yüklü otomatik düşüncenin uygun şekilde ifade edilmesi, bu duygunun yoğunluğunun ve kişinin duygusuyla bağlantılı olumsuz otomatik düşüncesine olan inancının bir skalada puanlanması, ardından da kanıt incelemenin yapılmış olması gerekmektedir. Bu, terapide karşılıklı terapötik diyalogla geliştirilebileceği gibi ayrıca otomatik düşünce incelemede kullanılan standart formlarla da kanıt incelemeden sonraki bölümde de kullanılabilir. Bu noktada terapist hastaya şimdiye kadar görüşülenlerin bir özetini yapmasını ya da elde edilen ve kâğıda veya tahtaya not edilmiş olan kanıtları okumasını ister. İlk seanslarda bunu terapist de yapabilir. Bunun ardından hastaya “Gerçekçi düşünce bir durumu olumlu olumsuz tüm yönleri ile açıklayan bir düşüncedir. Bu kanıtlar ışığında bu durumu daha iyi açıklayacak alternatif / gerçekçi bir düşünce oluşturabilir misiniz?” veya “Bu otomatik düşünceniz yerine burada olup biteni daha iyi açıklayabilecek bir ifade ne olabilir?” diyerek hastadan alternatif düşünce oluşturması istenebilir.

İlk seanslarda hastalar kendileri bir alternatif düşünce oluşturamayabilir. Böyle durumlarda terapist hastaya kanıtlardan edinilmiş bir alternatif düşünce önerebilir. Örneğin yeni başladığı işinde zorlanan ve bu durumu “Beceriksizim.” düşüncesi ile açıklayan hastaya kanıt inceleme sonrasında alternatif düşünce
oluşturamaması durumunda “ Bu işte zorlanmam yeni ve acemi olmama bağlı, bu benim beceriksiz biri olduğum anlamına gelmez.” şeklinde ifade edilip edilemeyeceği sorularak alternatif düşünce önerisinde bulunabilir. Sonrasında da hastanın bu düşünceyi nasıl bulduğunu değerlendirmesi istenir. İlerleyen seanslarda hastadan bunu kendisinin gerçekleştirmesi beklenir. Aynı amaçla kullanılabilecek çifte kolon tekniği olarak da adlandırılan bir başka yöntem de, hastanın getirdiği otomatik düşünceyi bir tarafa, bunun tam tersi
olan düşünceyi bir tarafa yazması sonrasında kanıt inceleme yapmaktır. Bunun ardından hasta her iki düşünceye olan inancını değerlendirip sonrasında bu
iki düşünceyi dengeleyecek yeni bir düşünce oluşturur. Mesela yukarıdaki örnekte kendisini “beceriksiz” olarak gören hasta “beceriksizim” ve “becerikliyim” düşüncelerine dair kanıtları incelemesi sonrasında
gerçekçi düşüncesini “Bazı şeyleri zorlanarak yapan ve birçok şeyi zorlanmadan yapabilen birisiyim.” şeklinde oluşturabilir.

Alternatif/gerçekçi düşünceyi oluşturması sonrasında hastaya halen ne hissettiği, baştaki duyguya ilave bir duygu olup olmadığı ya da baştaki duygunun şiddeti sorulur. Sonrasında eski ve yeni düşünceye olan inançların düzeyini bir skalada puanlaması istenir. Oluşturulan yeni düşünceye inanmasının hastayı ne şekilde etkileyeceği ve işlevselliği hasta ile beraber değerlendirilir. Uygun görülürse, hastanın bu şekilde düşündüğünü farz ederek hareket ettiği bir davranış deneyi planlanabilir. Bunların yapılmasının ardından oluşturulan düşünce hastaya makul ve inanılır geliyorsa ilgili süreç tamamlanmış, alternatif/gerçekçi düşünce oluşturulmuş olur. Bu aynı zamanda otomatik düşünceye yapılan bilişsel müdahalenin bitirildiği anlamına da gelir.

Bu noktada yaşanabilecek sorunlardan biri kişinin duygudurumunda değişiklik sağlanamamasıdır. Bunun nedeni, hastanın alternatif/gerçekçi düşünceye inanmamasıdır. Bu oluşturulmuş olan alternatif düşüncenin, Polyanna tarzı gerçeğe uymayan, olumlu bir düşünce olmasından kaynaklanabilir. Bu durumda alternatif düşünce yerine daha gerçekçi bir düşünce oluşturmak gerekmektedir. Değişim olmaması halinde ikinci olasılık ise üzerinde çalışılan otomatik düşüncenin içeriğinin hastanın temel inancıyla örtüşmesidir. Bu durumda hasta yeni alternatif/gerçekçi düşünceyi makul görmeyebilir. Bunun tespiti halinde temel inanca yönelik yöntemlerin de planlanması, inancı sınayacak davranış deneyleri yapılması uygun olur. Son olarak da otomatik düşünce, yaşanılan durumu uygun bir biçimde yansıtıyor olabilir. Bu durumda,
gerçekçi düşünce oluşturmak yerine sorun çözme yöntemlerine başvurulabilir.

Örnek Görüşme

Terapist (T): Kocanızın ölmeden önce…..

Hasta (H): (Hastanın gözleri dolar.)

T: Ne hissediyorsunuz?

H: Suçluluk.

T: Kendinizi suçlu olarak görüyorsunuz, duygunuz….. daha çok üzüntü diyebilir miyiz?

H: Evet üzülüyorum.

T: Ne geçti aklınızdan? (Otomatik düşüncenin tespiti)

H: Kazada ölmeden önce kocama küstüm, ona karşı ne kadar kötü, ne kadar bencil bir eşmişim meğer.

T: (Terapist tahtaya not eder.) Kazada ölmeden önce eşinize küsmemeniz gerektiğine ve böyle olunca kötü, bencil bir eş olduğunuza inanıyorsunuz.
(Otomatik düşüncenin incelenebilecek hale çevrilmesi)

H: Evet tamamıyla.

T: Neyi kastediyorsunuz bununla? (Terimlerin tanımlanması)

H: Eşime karşı üstüme düşenleri yapmadım, ona karşı hep soğuk oldum, hep kendimi düşündüm.

T: Peki yüzde üzerinden ölçerseniz, ne kadar inanıyorsunuz kazadan önce eşinize küsmemeniz gerektiğine ve bunun kötü ve bencil bir eş anlamına geldiğine?

H: Hımm %80.

T: Sık sık aklınıza gelen bir düşünce mi bu?

H: Evet.

T: Nasıl hissettiriyor peki bu düşünce sizi?

H: Üzüntülü.

T: Peki şu anda bu his ne kadar yoğun?

H: Çok.

T: Yüz üzerinden puanlarsanız.

H: % 80.

T: Peki bu şekilde düşünmenin size faydası oluyor mu? Depresyondan çıkmanıza yardımcı oluyor mu?

H: Hayır, günüm yatakta hep keşkelerle geçiyor, hep eşim ölmeden önceki günler kafamda dolanıyor ve kendimi suçluyorum, yüzü aklıma gelmesin diye çocuklarıma bile bakmıyorum.

T: Bu düşünceye olan inancınız değişse bu durumu farklı şekilde değerlendirseniz bu sizi nasıl etkiler?

H: Daha iyi olurum herhalde.

T: O zaman bu düşüncenizi inceleyelim mi?

H: Olur.

Bu noktada hasta ve terapist sokratik sorgulama, kanıt inceleme, perspektif değiştirme, yarar zarar analizi, düşünce hataları aracılığı ile otomatik düşünceleri değerlendirirler.

T: Evet bu otomatik düşünceniz lehine ve aleyhine olan kanıtları çıkardık. Şimdiye kadar ne konuştuğumuzu tahtadakileri de okuyarak özetleyebilir misiniz? (Özetleme)

H: (Hasta tahtada yazanları yüksek sesle okur.) Gerçekten kocama küstüm, bunu inkâr edemem, bu tip kavga ve küsmelerim daha öncesinde de oldu, her seferinde sonradan barıştık, bu sefer barışamadan araya kaza girdi, küslükler tek taraflı değildir, her iki tarafın da sorumluluğu vardır, tek bu küsme durumu benim kötü bir eş olduğumu göstermez, bazen eşime soğuk davrandığım oldu, çoğu zaman sevgi gösteren ve evlilikte sorumluluklarını yapan bir eştim, yerimde bir başkası olsa ona hak vermezdim, insan her an başkasına küsebilir, kötü ve bencil diyerek kendime damgalama yapıyorum, -meli, -malı düşünce hataları gösteriyorum.

T: Evet peki bu kanıtlar ışığında bu durumu daha iyi açıklayan, daha gerçekçi bir düşünce oluşturabilir misiniz? (Gerçekçi düşüncenin oluşturulmasının hastadan istenmesi)

H: Eşime ölmeden önce küsmemiş olmayı isterdim ama bu beni kötü, bencil bir eş yapmaz. (Hastanın getirdiği alternatif düşünce)

T: Evet küsmüş olmak kötü ama sizi çoğu zaman doğru şeyleri yapan ve nadiren hataları olan bir eş olarak tanımlayabilir miyiz?

H: Evet.

T: Peki daha önceki düşüncenize şimdi ne kadar inanıyorsunuz?

H: %20–30.

T: Peki şimdi nasıl hissediyorsunuz?

H: Daha iyi.

T: Ruh halinizi, üzüntünüzü puanlarsanız?

H: %40, hala içimde üzüntü var eşimi kaybettiğim için.

T: Suçluluk.

H: Belki % 10-15 puan.

T: Peki bu yeni düşünceniz “Eşime ölmeden önce küsmemiş olmayı isterdim ama bu beni kötü, bencil bir eş yapmaz.” Bu düşüncenize inanmak sizi n  şekilde etkileyecektir?

H: Herhalde bu kadar üzüntü duymam, belki hep aynı şeylerle uğraşmak yerine başka şeylerle ilgilenebilirim.

T: Peki bu düşünceye ne kadar inanıyorsunuz?

H: %70.

T: Bu otomatik düşüncenize benzer düşüncelerin sık geldiğini söylemiştiniz. İsterseniz ulaştığımız bu yeni düşünceyi ve ilişkili kanıtları otomatik düşünceniz geldiğinde hatırlamanız için bir baş etme kartına yazalım ve yanınızda saklayın. Terapist bundan sonra aktivasyon çizelgesi ile devam eder.

* Bu görüşmede eğer hasta alternatif düşünce getiremeseydi benzer bir gerçekçi düşünceyi terapist de önerebilirdi.

3. Anksiyete Bozukluklarında Felaketleştirmeyi Önleyici Müdahale (En kötü, en iyi ve en olası senaryo)

Anksiyete bozukluklarında hastalar birçok felaket tahmininde bulunur. Bu felaketleştirmeler bazen danışanın dile getirdiği otomatik düşüncelerin kendisinde değil, ifade edilmeyen anlamlarda gizlidir. Bu felaketleştirmelerin hem saptanması hem de alternatif oluşturulmasına yarayan bir teknik de, en
kötü, en iyi ve en olası senaryo tekniğidir. Hastaya anksiyetesinin arttığı durumda olabilecek en kötü ihtimalin ne olduğu, en iyi ihtimalin ne olduğu ve
de en olası sonucun ne olduğu sorulur. Bu süreç felaketleştirmeyi dengelemeye yarar. Bu müdahaleyi yaparken, sonrasında veya bazen de öncesinde en olası senaryoyu destekleyecek kanıtların çıkarılması uygun olacaktır. Ayrıca kötü sonuçla hastanın nasıl başa çıkabileceği de bundan sonrasında tartışılabilir.

Örnek Görüşme

Yeni başladığı işte sunumlar yapmak zorunda olan sosyal fobik bir hastanın ertesi gün yapacağı sunumla ilgili “Ya beceremezsem” otomatik düşüncesi aşağıdaki şekilde incelenebilir.

T: İşte zorlandığında ortaya çıkan “beceremeyeceğim” otomatik düşüncesini inceledik, daha öncesinde benzer sunumlar yaptığını, bu sunumlarda yoğun kaygı hissetmene ve bazen çarpıntı yaşamana karşın sunumları tamamladığını, sunumların ilerleyen aşamalarında endişenin azaldığını ve sonrasında da olumsuzdan ziyade olumlu geri bildirimler aldığını konuştuk. Şimdi düşünürsek
yarınki sunumunda olabilecek en kötü şey nedir?

H: Endişem artar, titremeye başlarım ve beynim durur ve sunumumu tamamlayamam, herkes bir aptal olduğumu düşünür.

T: Peki olabilecek en iyi sonuç nedir?

H: Duraksamadan sunumumu yaparım, sonrasında patronum ve diğer çalışanlar beni tebrik ederler.

T: Peki en olası sonuç nedir?

H: Yoğun kaygı duysam bile sunumumu tamamlarım, herkes beğenmese bile beğenecek birçok çalışan olur.

T: Bu düşünceye ne kadar inanıyorsun?

H: %70.

T: Peki bu şekilde düşünmek seni nasıl etkiliyor?

H: Biraz daha iyi.

4. Metakognitif Olarak Alternatif Düşünce Oluşturma (İki olasılık yöntemi)

Salkovkis tarafından geliştirilen bu yöntem alternatif açıklamanın hastaya hali hazırda sıkıntısının sürmesine yol açan açıklamayla beraberce sunulmasıdır. Başta obsesif kompulsif bozukluk olmak üzere hemen bütün rahatsızlıklarda kullanılabilir. Hastanın bilişsel formulasyonu kabulünü arttırmak ya da test etmek için kullandığımız ama aynı zamanda son dönemde gelişen üçüncü dalga psikoterapiler ile beraber metakognitif anlamda da alternatif düşünce oluşturma olarak değerlendirilebilecek bir yöntemdir. Burada hastaya ilk seçenek olarak inandığı, olumsuz otomatik düşüncesi, obsesyonu ya da endişesi ifade edilir (Örneğin “Siz tehlikeli şeyler yapma potansiyeline sahip birisiniz, bu yüzden de sürekli kendinizi kontrol etmeli ve çocuklarınızla yalnız bir şekilde aynı yerde bulunmamalısınız”). İkinci varsayım ise bu düşüncenin sadece bir düşünce olduğu, düşünceye bağlı bir felaketleştirmenin ortaya çıkmayacağı, etiketlemenin doğru olmadığını, sorununun kaygı ya da sıkıntı olduğunu içerir (“Yani siz çocuklarınıza kötü şeyler yapma korkusu olan birisiniz, bunlar obsesyon, tehlike yok, kaçınmaya da gerek yok”). Bu iki olasılık verilerek hastadan bunlardan hangisinin durumu daha iyi açıkladığının sorulması ile yapılır. Burada altı çizilmesi gereken nokta alternatif düşünce gibi bu iki ihtimalin birbirini dışlıyor olduğudur. Bu yapılmadan önce hasta ile otomatik düşünce, ikincil değerlendirmeler ile ilgili yöntemler uygulanabileceği gibi bu değerlendirmeler sonrasında da yapılabilir.

Örnek Görüşme

Cinsel imajlar şeklinde obsesif imajları olan, bunun içinden geldiğini, gerçek kendisini gösterdiğini, kendisini günahkar ve ahlaksız olarak gören ve kontrolden çıkabileceğini düşünen ve bunu tetikleyen durumlardan kaçınarak, dua okuyarak ve obsesyonlarını olumlu düşünceler, imajlar ile değiştirerek başa çıkmaya çalışan bir bayan hastada sokratik sorgulama yolu ile ikincil değerlendirmeler irdelendikten sonra terapist iki olasılık tekniğini kullanır.

T: O zaman iki ihtimal var; birincisi bu düşünceler içinizden geliyor ve sizin ahlaksız birisi olduğunuzu gösteriyor ve günah işliyorsunuz ve bu düşünceler
geldikçe kontrolünüzü kaybedip bu düşüncelere göre davranabilirsiniz; ikincisi ise bunlar sadece bir düşünce, takıntı, herkesin aklına gelebilir, sizin hakkınızda herhangi bir şey ifade etmiyorlar, düşünceler kontrolden çıkmanıza sebep olmaz ve bunlarla mücadele etmeniz de gereksiz. Hangisi sizce durumunuzu daha iyi açıklıyor?

H: İkincisi.

T: Peki ya birincisine ne kadar inanıyorsunuz?

H: Şu anda % 20.

T: İkinci düşünceye?

H: % 70.

T: Bu iki düşünce birbirine tam zıt bazen şüpheye düşüyorsunuz, düşüncenin hangi sonucu sizi daha çok rahatsız ediyor?

H: Kontrolümü kaybedeceğim hissi.

T:

Seans bu ikincil değerlendirmenin sınanması sokratik sorgulama ve davranış deneyleri ile devam eder.

5. Ödev Olarak Alternatif/ Dengeleyici Düşünce

Hastalara kendi başlarına doldurmaları için verilen otomatik düşünce inceleme formunun alternatif düşünceler sütunu genellikle kanıt incelemeden sonraki sütundur. Hastanın ödevi, otomatik düşünce incelemenin bir özeti niteliğini taşır. Hastadan seans aralarında bu formu doldurmaya devam etmesi istenir. Hasta tekrar tekrar bu form üzerinde çalıştıkça forma da gerek olmadan alternatif düşünceler kendiliğinden gelmeye başlayacaktır. Bunun yanı sıra özellikle terapinin başlangıç aşamasında ve hastanın olumsuz otomatik düşünceler aleyhine kanıtlar bulmakta zorlandığı durumlarda alternatif düşünceler otomatik düşünce aleyhine kanıtlar ile beraber başa çıkma kartlarına yazılarak hastanın sıkıntısının arttığı durumlarda okuması amacıyla oluşturulabilir.

Sonuç

Alternatif açıklama yöntemi bilişsel terapinin en önemli ve sık kullanılan tekniklerinden biridir. Bu teknik uygulanırken terapistin, hastanın yanlış
düşündüğünü kanıtlamaya çalışmaması; her tekniğin her zaman etkili olmayabileceğini kabullenerek uygulaması, hastanın dikkatini alternatiflere çekerek, bu alternatiflerin dikkate alınmasıyla ortaya çıkan küçük de olsa değişiklikleri önemseyip vurgulaması, her düşüncenin içerisinde gerçeklikten bir parça olabileceğini ancak önemli olanın durumu en iyi açıklayabilen yoruma ulaşmak olduğunu söylemesi, bazen düşüncede köklü bir değişiklik için davranış değişikliğinin önce gerekebileceğini akılda tutması yerinde olur.

Alternatif/gerçekçi açıklamalar oluşturmak, kanıt inceleme ve otomatik düşünceler üzerine diğer yöntemlerle beraber kullanılan ve bu yöntemlerin tamamlayıcı bir özeti olma özelliğini taşıyan bir yöntemdir. Seans içinde kullanıldıkça ve ödev olarak hasta tarafından yerine getirildikçe, hastanın ilgili durumlarda kendiliğinden diğer olasılıkları görmesine ve hastanın yaşamış olduğu duygusal ve davranışsal sorunların azalmasına yardımcı olabilir.

Yazarlar:

  • Serkan AKKOYUNLU (Uzm. Dr. Konya Beyhekim Devlet Hastanesi Psikiyatri)
  • M. Hakan TÜRKÇAPAR (Prof. Dr. Hasan Kalyoncu Üniversitesi Psikoloji)

Kaynak: ejmanager.com

BDT’de Üçüncü Kuşak Yaklaşımlar

İnsanın psikolojik işlevselliği, iyilik hali, biliş, duygu ve davranışlarının bir bütünüdür. İyilik halinde olduğu gibi, psikopatolojilerin güncel modelleri içerisinde de düşünce, duygu ve davranışlar arasın-daki karşılıklı etkileşime vurgu yapılmaktadır. Bilişsel davranışçı terapiler içerisinde de bu üç bileşe-nin etkisinden söz edilmekle birlikte; üçüncü kuşak bilişsel davranışçı terapi yaklaşımlarına kadar duygu kavramının davranış ve bilişin gölgesinde kaldığından söz edebiliriz. Üçüncü kuşak yaklaşım-larla birlikte bilişsel davranışçı terapi alan yazında duygu kavramının daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz. Bu gözden geçirme çalışmasında; bilişsel davranışçı terapinin üçüncü kuşağının ilk iki kuşak ile benzerliklerine, farklılıklarına, üçüncü kuşak içerisinde duygu ve duygu düzenleme kavramlarına, bunların tedavi süreçlerine olan katkılarına yer verilmiştir. Ayrıca bu perspektiften duygu düzenleme becerilerine odaklı tedavi süreçlerinden söz edilmiştir.

Anahtar sözcükler: Bilişsel davranışçı terapiler, kuşaklar, duygu odaklı.

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ (BDT) yaklaşımlarının kökenleri oldukça eskiye dayanmaktadır. Sürecin, Watson (1925)’ın davranışçı çalışmaları ile başladığı söylenebilir. Sonrasında bu çalışmaların etkileri, tedavideki uygulamalara yansımış ve etkileri günümüze kadar ulaşmıştır. Söz konusu sürecin başından günümüze kadar uzanan tarihçe içerisinde temel olarak üç kuşağın yer aldığı belirtilmektedir. Bu kuşakların, kendilerinden önceki kuşaklarla bazı ortak özellikleri taşımadığı, bunla birlikte önceki kuşaklardan ayrıldığı ve daha da önemlisi önceki kuşaklardan farklı olarak alana bazı önemli katkılar getirdiği görülmektedir.

Bu gözden geçirme çalışmasında, BDT’deki kuşak geçişleri, üç kuşağın özellikleri, özellikle üçüncü kuşak terapi yaklaşımlarının örnekleri, uygulama ayrıntıları ve bu yaklaşımların görgül çalışma sonuçları aktarılmıştır. Ayrıca, üçüncü kuşağın diğer iki kuşak ile olan benzerlik ve farklılıkları ayrıntıları ile ele alınmıştır. Bu gözden geçirme makalesinde uluslararası alan yazında “third wave” olarak yer alan dönemler “üçüncü kuşak (III. kuşak)” sözcüğü ile aktarılmıştır. Sözcüğün hem birebir Türkçe karşılığında hem de farklı ulusal kaynaklardaki kullanımında “III. Dalga” sözcüğü yer almaktadır. Ancak kuşak sözcüğünün daha kapsayıcı olması, kendinden önceki ve sonraki dönemler ile olan organik ilişkileri temsil etmesi ve daha kalıcı olduğunun düşünülmesi sebebi ile böyle bir kullanıma başvurulmuştur.

Bilişsel Davranışçı Psikoterapilerde Üç Kuşak

BDT’lerin kuramsal ardalanı 1925’lere kadar uzanmakla birlikte bunların uygulama alanına yansımalarının 1950’lerin başına denk geldiği görülmektedir. Bu tarihçe içerinde temel olarak üç kuşak yer almaktadır.

Birinci kuşak, davranışçı yaklaşımların baskın ve etkin olduğu uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kuşaktaki uygulamalarda davranışların gözlenmesine, yordanmasına ve değişimlenmesine odaklanılmış ve sonrasında bu teknikler psikoterapi yaklaşımları olarak da kullanılmıştır. Terapide kullanılan teknikler açısından klasik koşullama ve edimsel öğrenme uygulamalarının bu kuşağa damgasını vurduğu görülmektedir. Davranışçı uygulamalardaki uyarıcı ve tepki arasındaki nesnel ilişkiye yapılan aşırı ve kati vurgu Tolman tarafından eleştirilmiştir. Tolman uyarıcı ve davranış arasın-daki ilişkide doğrusal bir ilişkiden ziyade aracı değişkenler ile değişimlenen bir ilişkinin varlığına dikkat çekmiş ve söz konusu aracı değişkenler içerisinde kişinin davranışı gerçekleştirme amacına ve kişinin davranışı ortaya koyarken kendisini nasıl hissettiğine vurgu yapılmıştır. Dolayısı ile bu kavramlar ile bilişsel yaklaşımların temelinin atıldığı görülmektedir.

İkinci kuşak ise, bilişsel davranışçı yaklaşımların baskın ve etkin olduğu uygulamalardır. Bu kuşakta, nesnel davranışçılık yerini uyarıcı ve tepki arasındaki ilişkide aracı olan bilişlerin önemine bırakmıştır. Birinci kuşağın sonuna doğru ikinci kuşağın yaratıcıları olan araştırmacılar işlevselliğin bozulması ile ilişkili davranışların ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde işlevsel olmayan bilişlerin etkin olduklarını belirtmişlerdir. Bununla birlikte; tedavi yaklaşımlarında işlevsel olmayan bilişler üzerinde yoğunlaşmaya başlamışlardır. Böylece ikinci kuşağın etkilerinin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu kuşağın tedavi yaklaşımlarında; işlevsel olmayan düşünce ve davranışlar değiştirilmeye çalışılmıştır. İkinci kuşak yaklaşımlar içerisinde Beck’in “Bilişsel Terapisi” ve Ellis’in “Akılcı Duygulanım Davranışçı Terapisi” ikinci kuşakta en çok bilinen ve adından söz ettiren yaklaşımlar olmuştur. Bunlarla birlikte, Meichenbaum’un “Bilişsel-Davranışsal Değişme Terapisi” ve Lazarus’un “Çok Boyutlu Terapisi” de ikinci kuşak yaklaşımlara verilebilecek örnekler arasında yer almaktadır. Oldukça uzun yıllar bu kuşağın etkisinin alanda devam ettiği görülmektedir. Söz konusu bu etkide psikolojik belirtilerin tedavisinde ikinci kuşak yaklaşımların bilimsel ve klinik çalışmalar açısından uzun süreli tedavilere kıyasla farklılaşmadığının desteklenmiş olmasının büyük payının olduğu düşünülmektedir.

Üçüncü kuşak ise, içgörü, farkındalık (mindfullness) ve kabul ile ilgili yaklaşımların baskın ve etkin olduğu uygulamalardır. İkinci kuşağın sonlarına doğru bilişsel davranışçı alan yazın kapsamında yürütülen çalışmalarda davranış değişimlemenin yanında, yapılan bilişsel müdahalelerin bağımsız ve artı etkisinin çok açık olmadığı şeklinde bir eleştiri de bulunmaktadır. İşlevsel olmayan düşünceler ve davranışlar arasındaki doğrusal ve dolaylı tüm etkileşimlerde aslında kişinin içsel yaşantılarının ihmal edildiği düşünülmektedir. Bu gibi eleştiriler kişinin içsel deneyimlerini çalışmakla ilgili yeni yöntemlerin ortaya konmasını gerekli kılmıştır. Dolayısıyla, üçüncü kuşakta odak içsel yaşantılara kaydırılmıştır. İçsel yaşantılar, davranışlar gibi üçüncü bir kişi tarafından açıkça gözlemlenip değerlendirilemeyeceği için kişinin tüm bunları kendi farkındalığı üzerinden ortaya koyması beklenmektedir. Üçüncü kuşak tedavi yaklaşımlarındaki ana temayı, söz konusu içsel deneyimlere dair farkındalık oluşturmaktadır. Bu kuşakta içsel deneyime dair farkındalık teşvik edilmektedir. Ayrıca üçüncü kuşakta farkındalığın devamında kabul sürecinin altı çizilmektedir. Üçüncü kuşak içerisinde içsel duyumları değiştirmek yerine kabul vurgulanmaktadır.

Üçüncü kuşakla birlikte bazı kavramsallaştırmalar ve tanımlamalar da yenilenmiştir. İkinci kuşaktaki psikoloji alanına ilişkin düşünce ve davranış üzerindeki ana vurgu üçüncü kuşakta daha da geniş bir yelpazeye yerini bırakmıştır. Üçüncü kuşağın psikoloji ilgi alanını daha geniş çerçevede ele aldığı görülmektedir. İkinci kuşaktaki psikolojik belirtilere ilişkin açıklamalar işlevsel olmayan düşünceler, tedavi ise işlevsel olmayan düşüncelerin değiştirilmesi ile duygularda ve davranışlardaki düzelmeler şeklinde kavramsallaştırılmıştır. Oysaki üçüncü kuşakta davranışlar, düşünceler, duygular, üst-bilişsel süreçler ve duygulara ilişkin öz-değerlendirmeler bütüncül bir şekilde ele alın-maktadır. BDT’ler içerisinde psikolojik iyilik halinin ve işlevselliğin tanımında biliş, duygu ve davranışların bir bütün şeklinde ele alınması sebebiyle ilk kuşaktan beri bu üç bileşenin etkisinden genel olarak söz edilmektedir. Ancak, üçüncü kuşak yaklaşımlara kadar duygu kavramının davranış ve bilişin gölgesinde kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla, üçüncü kuşak dışındaki yaklaşımlarda ana odak duyguları kapsamamaktadır. Üçüncü kuşak yaklaşımlarla birlikte BDT alan yazınında duygu kavramı daha görünür hale gelmiştir.

Üçüncü kuşak, farkındalık ve kabul çalışmalarında asıl odak noktası olarak duyguların açımlayıcı özelikleri üzerinde durmaktadır. Ayrıca üçüncü kuşakta psikopatolojilerin anlaşılmasında özellikle psikolojik belirtilerin ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde duygu düzenlemede yaşanan sıkıntılara sıklıkla vurgu yapılmaktadır. Bu özelliği sebebi ile üçüncü kuşak bilişsel davranışçı yaklaşımların alan yazında “Duygu Temelli Psikoterapi Yaklaşımları” olarak da adlandırılabildikleri görülmektedir.

Üçüncü Kuşak Bilişsel Davranışçı Psikoterapi Yaklaşımları

Üçüncü kuşak olarak adlandırılabilen yaklaşımlar içerisinde dialektik davranış terapisi (Linehan 1993), farkındalık temelli bilişsel terapi (Segal 2002), kabul ve kararlılık tera-pisi (Hayes ve Strosahl 2004), bütünleştirici duygu düzenleme terapisi (Mennin 2010), duygu düzenleme terapisi (Berking 2014) gibi örnekler yer almaktadır. Aşağıda her birinin temel odak noktalarına, tedavi yaklaşımlarına, tedavi süreçlerine ve yaygın kulla-nıldıkları psikopatolojilere ve kanıta dayalı bulgularına yer verilmiştir. İlk üç terapi yaklaşımı üçüncü kuşağa damga vurmaları ve son iki terapi yaklaşımı ise bu bağlamdaki alan yazında en son yaklaşımlar olmaları sebebi ile bu makalede ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
Dialektik Davranış Terapisi
Dialektik davranış terapisi (dialectical behaviour therapy) aslında ilk ortaya çıktığında intihar, kendine zarar verme eğilimleri ve davranışları gösteren kronik borderline kişilik bozukluğu tanısı olan kişilerin tedavisi için geliştirilmiştir (Linehan 1993, Koons ve ark. 2001). Dialektik davranış terapisinin aktif baş etme becerilerini bünyesinde barındırma-sı sebebi ile bu terapi yaklaşımı daha sonrasında yeme bozukluğu, madde kötüye kulla-nımı ve yaşlı örneklemdeki depresyon tedavilerinde de kullanılmıştır (Lynch 2000). Dialektik davranış terapisi çerçevesinde duygu düzenleme ile ilgili eksikliklerin ve yeter-sizliklerin bu gibi bozuklukların merkezinde yer aldığı düşünülmektedir (Mckay ve ark. 2007). Dolayısıyla, terapi sürecinde duygu düzenleme becerilerinin arttırılmasına odak-lanılmaktadır. Bu becerileri geliştirmek için psiko-eğitim ve uygulama çalışmalarına süreçte yer verilmektedir. Dialektik davranış terapisinin genel olarak dört alanda çalış-malarını yoğunlaştırdığı belirtilmektedir. Becerilerin geliştirilmesine odaklanılan dört alan farkındalık, stres toleransı, duygu düzenleme ve kişilerarası etkililiktir. Farkındalık kendi içerisinde yargısız kabulü ve dikkatli kontrolü içermektedir. Stres toleransı ise kişinin stres ve acı karşısındaki toleransının arttırılmasına odaklanmaktadır. Duygu düzenleme, farkındalık ve kabul odağında duyguların yaşantılanmasına izin vermeyi içermektedir. Son temel alan kişilerarası etkililik ise dialektik davranış terapisine en son eklenen bölümdür (Dimidjian ve Linehan 2003). Bu alanda da diğer üç alandaki beceri-lerin kişilerarası ilişkilerde işlevsel kullanılabilmesine odaklanılmaktadır.

Yapılan görgül çalışmalar; dialektik davranış terapisinin etkililiğini destekler nitelik-tedir. Özellikle intihar davranışlarının azalmasında, borderline psikopatoloji belirtileri-nin şiddetinin hafiflemesinde, psikiyatrik uygulamalarda genel sağlık-bakım hizmetle-rinden faydalanma oranlarının artmasında etkin oldukları belirtilmektedir (McMain ve ark. 2009). Ayrıca, dialektik davranış terapisinin borderline örneklemde grup terapisi ile karşılaştırıldığı seçkisiz kontrollü çalışmalarda depresyon, kaygı ve öfke kontrolü gibi psikolojik belirtiler üzerinde olumlu etkisi olduğu görülmektedir (Soler ve ark. 2009). Aynı çalışmada, dialektik davranış terapisi grup terapisinden daha düşük oranda tedavi-yi yarıda bırakma özelliği (drop-out) göstermiştir.
Farkındalık Temelli Bilişsel Terapi
Farkındalık temeli bilişsel terapi (mindfullness-based cognitive therapy) depresif ataklar arasında uygulanmak üzere bir sonraki atak için olabilecek yatkınlıklara müdahale et-mek amacı ile geliştirilmiştir (Segal 2002). Farkındalık temelli yaklaşımlar genelde standardize edilmiş bir grup beceri eğitimidir.
Bu yaklaşımlar içerisinde genel bilişsel davranışçı ilkeler ile “şimdi ve burada” ilkesi çerçevesinde düşüncelere, duygulara ve beden duyumlarına merakla ve yargılamadan odaklanan bir çeşit farkındalık meditasyonu bütünleştirilmektedir. Söz konusu bu bü-tünleştirme ile üzüntü, korku ve endişenin ön planda olduğu depresyonun önlenmesin-de daha kolay ve etkin çalışılabildiği belirtilmektedir (Hunot 2013). Ancak yoğun dep-resif belirtilerin görüldüğü vakaların yaşadıkları konsantrasyon bozuklukları sebebiyle “şimdi ve burada” ilkesine odaklanmakta zorlanabileceklerinin altı çizilmektedir (Segal 2002). Dolayısıyla, belirtilerin yoğun olduğu akut dönemlerde farkındalık temelli çalış-manın zorlaşabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle farkındalık temelli bilişsel terapinin akut depresyon tedavisindeki etkinliğine ilişkin kanıta dayalı bulguların olmadığı ancak depresyon atakları arasındaki çalışmalara ilişkin kanıta dayalı bulguların var olduğu belirtilmektedir (Hunot ve ark. 2013).
Kabul ve Kararlılık Terapisi
Kabul ve kararlılık terapisindeki (acceptance and commitment therapy) temel amaç; belirtiler ve zorlayıcı düşünceler veya duygular arasındaki ilişkinin dönüştürülmesi, yani yeni bir yapı kazanmasıdır (Harris 2006). Söz konusu bu yeni yapıda; belirtilere yol açtığı düşünülen düşünce veya duygulardan uzaklaşmak yerine asıl amacın düşünce ve duygulara daha da yaklaşma, daha da yakından bakma olduğu görülmektedir. Dolayısıy-la, belirtilerin azalması terapinin ana amacı değil, düşünce ve duygulara odaklanmanın ikincil getirisidir (Harris 2006).
Terapi sürecinde altı aşama ile psikolojik esneklik oluşturulmaya veya var olan sınırlı esneklik düzeyi daha da genişletilmeye çalışılmaktadır. Söz konusu esnekliğin olmama-sının psikolojik katılık olarak da tanımlanabildiği görülmektedir. Terapideki altı aşama ise 1) Bilişsel defüzyon: düşüncelerin, duyguların ve olayların nasıl görüldüklerinden ziyade aslında ne olduklarının algılanmasına odaklanma 2) Kabul: düşüncelere, duygu-lara ve olaylara müdahale etmeden oldukları gibi deneyimlenmesi, aslında bu süreç herhangi bir bariyer oluşturmadan suyun akıp yolunu bulmasına izin verme olarak görülebilmektedir 3) An’a odaklanma: şimdi ve burada olup bitene odaklanma, anın içine dahil olma, şimdi ve burada olup bitenin gözlemcisi değil deneyimleyicisi olma 4) Gözlemleyen kendilikten faydalanma: düşünceleri, duyguları ve olayları gözlemleyen kendiliğin bilgilerinden öz farkındalık için yararlanma 5) Kişisel değerler: ideal benliğin önemli bölümlerinin keşfi 6) Vaat edilen eylemler: kişisel değerlere göre hedefler belir-leyip bunların sorumluluğunu alarak söz konusu hedeflere doğru ilerleme şeklinde tanımlanmaktadır (Hayes ve ark. 1999). Özellikle altıncı aşamada maruz bırakma (exposure), beceri eğitimi, hedef belirleme ve bu hedeflere aşamalı ilerleme gibi davra-nışçı terapilerin temel tekniklerinden faydalanılmaktadır.
Kabul ve kararlılık terapisine ilişkin etkililiğe ve etkinliğe ait kanıta dayalı bulgular; kaygı bozuklukları (Dalrymple ve Herbert 2007, Sharp 2012), obsesif kompulsif bozuk-luk (Twohig ve ark. 2006), madde kötüye kullanımı (Gifford ve ark. 2004), depresyon (Forman ve ark. 2007), cinsel işlev bozuklukları (Montesinos 2003), yeme bozuklukları (Baer ve ark. 2005) ve psikoz (Bach ve Hayes 2002) gibi oldukça geniş bir psikopatoloji yelpazesinden gelmektedir. Yapılan çalışmalar kabul ve kararlılık terapisinin etkinliğini ve etkililiğini destekler niteliktedir.
Bütünleştirici Duygu Düzenleme Terapisi
Bütünleştirici duygu düzenleme terapisi (integrative emotion regulation therapy) açı-sından psikolojik belirtiler duygu düzenlemede yaşanan sıkıntılar ile ilişkilendirilmekte-dir. Bu tedavi yaklaşımında, psikolojik belirtilerin etiyolojisinde duygusal deneyimin anlaşılamamasına veya yetersiz düzeyde anlaşılmasına, duygulara ilişkin olumsuz tepki-ler sergilenmesine ve işlevsel olmayan duygu düzenleme mekanizmalarının kullanımına vurgu yapıldığı görülmektedir (Mennin ve ark. 2004). Etiyolojideki bu anlayış ile yola çıkan Bütünleştirici duygu düzenleme terapisi duygular, duyguların işlevleri, bedensel duyumlar hakkında psiko-eğitimi, ardından duyguların kabulü ile ilgili uygulamaları ve olası zararı önleme ile ilgili sistemi (prevention system) yeniden yapılandırmayı bünye-sinde barındırmaktadır (Mennin ve Fresco 2009). Bütünleştirici duygu düzenleme terapisinde ele alınan bu özellikler ile kişinin duygularını anlaması, kabul etmesi ve bağlama uygun duygu düzenleme stratejilerini kullanabilmesi hedeflenmektedir.
Terapi süreci dört ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm psiko-eğitimi, ikinci bö-lüm kabul ve düzenleme ile ilgili becerilerin geliştirilmesini, üçüncü bölüm kişisel de-ğerlerin ele alınmasını, dördüncü bölüm ise süreçte üzerinde durulan becerilerin uzun vadeli olarak yansımalarına ve hastalığın veya belirtilerin tekrarlamasını (relaps) önleme çalışmalarına odaklanmaktadır. Bütünleştirici duygu düzenleme terapi yaklaşımının psiko-eğitim, kendini izleme, bilişsel değerlendirme, problem çözme, nefes ve gevşeme egzersizleri gibi teknikler için bilişsel davranışçı terapi yaklaşımından; kabul, farkında-lık, an’a odaklanma, beden duyumlarına yönelme ve duygulara karşı değil onlarla birlik-te hareket etme gibi yaklaşımlar için dialektik davranış terapisinden ve farkındalık temelli yaklaşımlardan, duyguların var oluşsal görevlerdeki işlevleri ile ilgili yaklaşımlar için ise Greenberg’in (2002) duygu odaklı terapisinin deneyimsel yaklaşımlarından beslendiği görülmektedir.
Söz konusu bu terapi yaklaşımının kanıta dayalı bulgularına ait çalışmalar genel ola-rak kaygı bozukluğu özgül olarak ise yaygın kaygı bozukluğu ile ilgili çalışmalara da-yanmaktadır. Bu yaklaşım ve kuramcısının adı anahtar sözcük olarak kullanıldığında alan yazındaki bilgilerin bu bozuklukta yoğunlaştığı görülmektedir. Yaygın kaygı bo-zukluğu uygulamalarında söz konusu terapi yaklaşımının etkin ve etkili olduğu belirtil-mektedir (Mennin ve Fresco 2009, Mennin ve ark. 2015).

Duygu Düzenleme Terapisi
Berking’in (2014) Duygu Düzenleme Terapisi’nde (Emotion Regulation Therapy), psikolojik belirtiler duygu düzenlemede yaşanan sıkıntılar ile ilişkilendirilmektedir. Dolayısıyla, psikolojik belirtiler ile çalışırken tedavinin odağı duygulara ve duygu düzen-leme üzerine yoğunlaşmaktadır. Tedavi süreci genel olarak dört bölümden oluşmakta-dır. Bu bölümler psiko-eğitim, problem çözme, duygu düzenleme ve gelecek planını içermektedir. Söz konusu modüller duygular, duyguların fizyolojik, davranışsal ve bilişsel boyutları, işlevleri, bağlama uygunlukları ve etkin duygu düzenleme hakkında psiko-eğitim, problem çözme becerileri, kas ve nefes gevşemesi egzersizleri, yargılama-dan farkındalık, kabul ve tolerans ile birlikte şefkatli öz destek (compassionate self support), duyguları analiz etme, duyguları düzenleme ve önemli duygusal durumlarla baş etme becerileri ile ilgili uygulamaları kapsamaktadır (Berking 2014). Söz konusu yaklaşım aslında grup çalışmaları şeklinde uygulanmaktadır. Uygulamalar grup terapisi formatından daha çok grup psiko-eğitim süreci şeklindedir. İlk ortaya çıktığı dönemde-ki ve orijinal halindeki grup uygulamalarının, bireysel yaklaşımlar için de geçerli olabile-ceği belirtilmektedir (Berking 2014).
Yapılan çalışmalarda duygu düzenleme terapisinin özellikle depresif belirtiler teme-linde çalışıldığı görülmektedir. Bununla birlikte aynı yaklaşımın stres çalışmalarında, yeme bozukluklarında ve alkol kötüye kullanımında da uygulandığı belirtilmektedir. Depresyon tanısı almış hastalar ile yapılan bir çalışmada, duygu düzenleme eğitim programının eklendiği BDT ile klasik BDT’nin uygulandığı iki grup karşılaştırılmıştır. Söz konusu çalışmanın bulgularına göre; ilk grubun belirtilerinde ikinci gruba göre daha fazla düzelme gözlenmiştir (Berking ver ark. 2013). Benzer şekilde yarı deneysel bir çalışmanın bulgularına göre; tıbbi kökeni bulunmayan somatik belirtilerde de duygula-nım düzenleme çalışmalarının etkin olduğu belirtilmektedir (Gottschalk ve ark. 2015).
Üçüncü Kuşak Olarak Adlandırılan Diğer Terapiler
Önceki bölümlerde ayrıntıları ile ele alınan yaklaşımlarla birlikte, alan yazında bilişsel davranışçı analiz psikoterapisi (McCullough 2003), işlevsel analitik psikoterapi (Koh-lenberg ve Tsai 1991), farkındalık temelli stres azaltma programı (Kabat-Zinn 1994), bütünleştirici davranışçı çift terapisi (Jacobson ve Christenson 1996), üst-biliş terapisi (Wells, 2008) ve şema odaklı psikoterapi (Young 1999) yaklaşımlarının da üçüncü kuşak olarak ele alınabildikleri görülmektedir (Dobson 2010, Greco ve Hayes 2008, Hayes 2004).
Üçüncü Kuşak Yaklaşımlarının Benzerlikleri ve Farklılıkları
Bilişsel Davranışçı kuşakların kendi aralarında bazı ortak özelliklere sahip olmakla birlikte, birbirlerinden ayrıldıkları ve daha da önemlisi kendileri ile beraber alana önceki kuşaktan farklı bazı önemli katkılar getirdiği görülmektedir. Kuşaklar arasındaki en önemli ortak nokta her birinin kısa süreli ve amaç yönelimli terapi yaklaşımları içerisin-de yer almasıdır. Ayrıldıkları özellikler açısından ise en önemli özelliğin odak noktala-rında olduğu söylenebilir.
Birinci kuşak, hastalık, nedensellik, patoloji, eksiklik odaklı bir yaklaşım olarak de-ğerlendirilebilir. Bu doğrultuda psikoterapist bir uzman olarak söz konusu sıkıntıların nedenlerini anlamaya ve çözmeye çalışmaktadır. Bu süreçte travmaların ve geçmiş öğ-renmelerin şimdiki sıkıntılı davranışlar üzerinde etkin olabileceği düşünülmektedir. Dolayısı ile geçmiş odaklı bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Tedavilerde ise ana amaç davranış değişimlemesi üzerine kuruludur. İkinci kuşak, hastalıktan çok problem ve belirti odaklı bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu doğrultuda psikoterapist bir uzman olarak söz konusu sıkıntıların nedenlerini anlamaya ve çözmeye çalışmaktadır. Bu süreçte işlevsel olmayan düşüncelerin ve düşünce kalıplarının şimdiki sıkıntılı davra-nışlar üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Kişinin o andaki işlevsel olmayan düşün-celerine odaklandığından şimdi odaklı bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Tedavilerde ana amaç; düşünce değişimlemesi üzerine kuruludur. Üçüncü kuşak, neden odaklı değil olasılık odaklı, eksiklik odaklı değil kaynak ve yeterlilik odaklı bir yaklaşım olarak de-ğerlendirilebilir. Bu doğrultuda psikoterapist söz konusu sıkıntıların nedenlerini anla-maya ve çözmeye çalışmak yerine kişinin kendisine dair farkındalığı ile ilgili keşif süre-cindeki rehberdir. Söz konusu bu keşif süreci şimdiden geleceğe doğru uzanan bir za-mana yayılmaktadır. Tedavilerde ana amaç; farkındalık ve kabul üzerine kuruludur.
Tüm kuşaklar daha önce de belirtildiği üzere amaç yönelimlidir. Ancak temel amaçlarda birbirinden farklılaşmaktadırlar. Birinci kuşak davranışları ortaya çıkaran nedenleri, ikinci kuşak belirtileri ve üçüncü kuşak ise belirtilerden çok daha geniş yaşam hedeflerini çalışma yönelimlidir. Ayrıca kuşaklar arasında bazı terapi tekniklerinin kullanımı açısından da benzerliklerden söz edebiliriz. Özellikle ikinci ve üçüncü kuşak ele alındığında her iki kuşakta da problem çözme, bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma gibi teknikler ortak olarak kullanılmaktadır. Ancak iki kuşak söz konusu bu tekniklerin kullanım amaçlarında birbirinden farklılaşmaktadır.
Yeniden yapılandırma ikinci kuşakta düşünce ya da duygunun değiştirilmesi amacı ile kullanılırken, üçüncü kuşakta düşünce ya da duygunun bağlam ve işlevini anlamak amacı ile kullanılmaktadır. Dolayısıyla, yeniden yapılandırma ikinci kuşakta forma, üçüncü kuşakta ise bağlam ve işleve odaklanmaktadır. Örneğin ikinci kuşaktaki “ne düşünüyorum veya ne hissediyorum” soruları üçüncü kuşakta “düşüncelerim veya hisle-rim bana ne söylemeye çalışıyor” şeklini almaktadır. Benzer şekilde her iki kuşak da zaman zaman birinci kuşağın davranış tekniklerini kullanabilmektedir. Ancak ikinci kuşakta davranış tekniklerinin işlevsel olmayan inanç ve düşünceleri çalışmak için kulla-nıldığı, üçüncü kuşakta ise üst-bilişsel süreçleri ele almak için kullanıldığı belirtilmekte-dir (Forman ve Herbert 2009).
Davranışçı tekniklerden maruz bırakma tekniği ise; tüm kuşaklarda kullanılmakla birlikte, bu tekniğin kullanılma şekli, amacı ve mantığı da kuşaklar açısından farklılaş-maktadır. Birinci kuşakta doğrudan maruz bırakma tekniği, ikinci kuşakta ise hiyerarşik olarak maruz bırakma (aşamalı maruz bırakma) tekniği daha çok kullanılmaktadır. İkinci kuşaktaki maruz bırakmada işlevsel olmayan düşüncelere ulaşılması amaçlanmak-tadır. Aşamalı olarak kişinin hedefi yapabildiğini görerek işlevsel olmayan düşünceleri-nin değişmesi ve bunun çıktısı olarak duygularının ve davranışlarının değişmesi hedef-lenmektedir. Oysaki üçüncü kuşaktaki amaç; deneyimsel kaçınma olarak adlandırılan duygu düzenleme yöntemine müdahaledir. Bu kuşakta maruz bırakmanın amacı farkın-dalığı ve kabulü arttırmaktır. Maruz bırakma tekniği ile kişinin stres toleransının ve kabulünün artması hedeflenmektedir.
Özellikle ikinci ve üçüncü kuşak açısından her ikisinde de psiko-eğitimin yer alabil-diği görülmektedir. Ancak ikinci kuşakta psiko-eğitim değerlendirme ve müdahale arasındaki geçiş aşaması olarak kullanılmaktadır. Kişi bu süreçte sıkıntılarının ortaya çıkmasındaki işlevsel olmayan düşüncelerinin; duyguları ve davranışları üzerindeki etkileri hakkında bilgilendirilmektedir. Oysaki üçüncü kuşakta yer alan birçok yakla-şımda psiko-eğitim tedavi sürecinin bağımsız bir modülü olarak yer almaktadır. Söz konusu psiko-eğitim modülü içerisinde duygu ve duygu düzenleme bileşenlerine ağırlık verilmektedir.
Kuşaklararası kavramsal ve teknik benzerlik veya farklılıklar kadar bu yönelimlerde-ki terapistler arası benzerlikler ve farklılıklar da ilgi çeken bir diğer önemli konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Brown ve arkadaşlarının (2011) çalışma bulgularına göre; ikinci kuşak terapistler bilişsel yeniden yapılandırma ve gevşeme tekniklerini daha fazla kulla-nırken, üçüncü kuşak terapistler maruz bırakma, farkındalık ve kabul ile ilişkili teknikle-ri daha fazla kullanmaktadır. Ayrıca aynı çalışmanın bulgularına göre; üçüncü kuşak terapistler eklektik yaklaşıma daha yakın olduklarını belirtmiş, varoluşsal ve hümanistik yaklaşım ve bu yaklaşımların tekniklerden beslendiklerini dile getirmişlerdir. Her iki kuşaktan terapistler arasında kanıta dayalı terapiye inanma ve bunun takipçisi olma açısından bir fark bulunmamıştır.
Tartışma
BDT yaklaşımlarının tarihçesi içerisinde üç kuşak yer almaktadır. Söz konusu bu ku-şakların genel olarak bir birinin devamı şeklinde geliştikleri görülmektedir. Bir sonraki kuşak bir önceki kuşağa dair çalışmalarını sürdürürken, ona getirdiği eleştiriler ve onda gördüğü eksiklikler üzerine yaklaşımını inşa etmiştir. Dolayısıyla, bilişsel davranışçı yaklaşımların kısa süreli terapi yaklaşımı olma gibi özellikleri olan ana orijini koruyup bunun üzerinden gelişerek varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Üçüncü kuşağa gelindi-ğinde duygu, davranış ve biliş arasındaki etkileşimin işlevsellikteki rolü daha bütüncül bir perspektiften ele alınmaktadır. İlk iki kuşakta ihmal edildiğinden olsa gerek, üçüncü kuşakta bütüncül perspektif korunmakta ancak alan yazında duygu ve duygu düzenleme kavramlarına ilgi artarak büyümektedir.
Elbette ki, ilk iki kuşağın etkin olduğu dönemlere ait genel alan yazında duygular ele alınmış, duygular ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Ancak bunların bilişsel davranışçı kurama özgül olmadıkları görülmektedir. Özellikle ikinci kuşak ile birlikte bu kuramda duygulara yer verilmeye başlanmıştır. Ancak; ikinci kuşakta da duyguların, bilişlerin gölgesinde kaldıkları düşünülmektedir. Üçüncü kuşakla birlikte duygu ve duygu düzen-leme yaklaşımlarının bilişsel davranışçı terapilerin içerisindeki etkisinden tam anlamıyla söz edebiliriz.
Üçüncü kuşak olarak adlandırılabilecek yaklaşımlarda farkındalık ve kabul ortak özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğası gereği insanın duyguları ile birlikte yaşadı-ğı ve duyguların insanın ayrılmaz bir parçası olduğu bir gerçektir. Bu birliktelik, olağan bir akış içerisinde devam edebildiği gibi duyguların şiddetli, aşırı ya da duruma yani bağlama uygun olmayan bir şekilde ortaya çıkması halinde baş etme çabaları ile sürdü-rülmektedir. Söz konusu baş etme çabalarının farkındalıktan ve daha da önemlisi kabul-den uzak oldukları düşünülmektedir. Dolayısıyla farkında olmama veya kabul etmeme duygu düzenleme sisteminde sıkıntıların yaşanmasına yol açabilmektedir. Psikolojik belirtiler ile çalışırken biliş ve duygulanımın karşılıklı olarak birbirlerini etkilemesi olarak tanımlanan “duygusal zeka becerilerine” odaklanmanın önemli olabileceği de akla gelmektedir. Duygusal zeka genel olarak kişinin kendi ve diğerlerinin duygularını izle-diği, birbirinden ayırt ettiği ve bu bilgileri düşünceler ve hedefe yönelik öğrenilmiş davranışlar için rehber olarak kullandığı duygusal akıl yürütme olarak tanımlanmaktadır (Mayer ve Salovey 1997). Farklı bir alan yazın olmasına rağmen; duygusal zeka alan yazınının üçüncü kuşaktaki duygu ve düşünce arasındaki ilişkiyi zenginleştirebileceği öngörülmektedir. İkinci kuşak açısından bakıldığında düşünceler, duyguları anlamak ve değiştirmek için öncül olarak görülmektedir. Oysaki; üçüncü kuşakta duyguların da bağımsız gücü ve etkisi dikkat çekmektedir. Hatta duyguların akıl yürütme sistemleri için öncül olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, üçüncü kuşağa kadar olan süreçte düşünce ya da duygunun yeniden yapılandırma ile değiştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Ancak, üçüncü kuşakta ise düşünce ya da duygunun formundan ziyade bağlam ve işlevine odaklanılmaktadır. Bu çerçevede ele alındığında; II. Kuşak içerisinde düşünceler yeniden yapılandırılarak duygular üzerinde bazı değişimlemelerin oluşturul-masının hedeflendiği söylenebilir. Oysaki; üçüncü kuşak açısından asıl odak noktası olarak duyguların açımlayıcı özelikleri üzerinde durulmaktadır. Dolayısıyla, odak kav-ramın “duygularım bana ne söylemeye çalışıyor?” ifadesi ile anlaşılabileceği söylenebilir. Tedavi süreçlerinde, duyguların açımlayıcı özellikleri için Mayer ve Salovey’in (1997) tanımladığı duygusal zekanın alt bileşenlerinin de kullanılabileceği düşünülmektedir. Duygusal zekanın alt bileşenlerinin a) duyguları algılamanın, b) duyguları anlamanın, c) duygular ile ilişkili bilgiden düşünceleri kolaylaştırmak ve daha iyi karar vermek için faydalanmanın, d) zihinsel yapı içerisindeki bilişsel, duygulanımsal ve güdüsel yapıları pozitif yönde etkilemek için duyguları düzenleyebilmenin… sürece önemli katkıları olabileceği öngörülmektedir.
Üçüncü kuşak yaklaşımlar içerisinde tanımlanabilecek olan terapi yaklaşımların bir diğer ortak özelliği de, duygulanımsal beceri geliştirmeye odaklanmalarıdır. Söz konusu becerileri geliştirme uygulamalarından önce her birinde duygulanımsal alanla ilgili bir psiko-eğitimin varlığı dikkat çekmektedir. Bu psiko-eğitimlerde duyguların tanımları-na, sınıflandırılmalarına, işlevlerine ve duygu düzenleme kavramına yer verilmiştir. “Duygularım bana ne söylemeye çalışıyor” bakış açısı ile geri çekilmeden, kaçmadan ya da değiştirmeden ziyade esneklik özelliği ile birlikte daha geniş duygusal ve davranışsal sınırlar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla, hedef duygudan ve duygusal süreçten kurtulmak değil, onunla yaşayabilmek, onunla birlikte hareket etmektir (Hayes 2004b). Bu doğrultuda, psikolojik belirtilerin ortaya çıkışında ve sürdürülmesinde duyguların değerlendirilmesinin, duygular ve belirtiler arasında ilişki kurulmasının ve yaşantısal deneyimlerle duygulara ait duygusal esnekliğin ele alınmasının önemli olduğu düşünül-mektedir. Örneğin, suçluluk duygusunun sorumluluk, neşe duygusunun kazanç, üzüntü duygusunun kayıp ve öfke duygusunun engellenme ile olan ilişkisi gibi duygular ve bağlamlar arasında önemli bir ilişki vardır (Ekman ve Davidson 1994). Söz konusu bu ilişkilerin psiko-eğitimde aktarılması gerekmektedir. Ayrıca, bağlama uygunluğun esneklik ile yakından ilişki olduğu belirtilmektedir (Bonnano ve ark 2004). Nesnenin doğasına uygun şekilde hareket ettiği düşüncesi temel alındığında, psiko-eğitimdeki bağlam ve duygu arasındaki doğal ve olağan ilişkinin aktarılmasının, sonraki farkındalık ve kabul çalışmalarını kolaylaşabileceği öngörülmektedir. Duygu ve duygu düzenleme psiko-eğitiminde, temel duygulara ve buna ek olarak kişinin sıklıkla yaşadığı diğer birkaç duyguya öncelik verilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir. Temel duygu listesi olarak tüm listelerde yer almaları nedeniyle üzerinde fikir birliği sağlanan (Ekman 2003, Oatley ve Johnson-Laird 1987) “kaygı, tiksinti, neşe, öfke, üzüntü” duygularına yer verilebileceği düşünülmektedir. Ayrıca, bu duyguların dışında kalan ancak bazı psikopatolojilerde oldukça önemli olan duygular da söz konusu psiko-eğitim listesine eklenebilir. Örneğin; duygu durum, kaygı bozuklukları ve obsesif kompulsif bozukluk alan yazınında vurgulandığı üzere bu bozukluklardaki başat duygulardan sayılabilecek olan suçluluk duygusuna da bu bozukluklarla çalışırken belirtilen bu psiko-eğitim liste-sinde yer verilebileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte, söz konusu listeye sakinlik duygusunun da eklenmesi önerilmektedir. Sakinlik duygusuna psiko-eğitimde yer ve-rilmesi duygulanımın iki boyutlu yapısının (Barrett ve Russell 1999) aktarılmasını ko-laylaştırmakta ve bu boyutu örneklemektedir. Duygulanımın iki boyutlu yapısı açısın-dan sakinlik; olumlu ve düşük enerjili olarak tanımlanabilecek alana ilişkin bir örnek oluşturmaktadır (Barrett ve Russell 1999). Sakinlik duygusunun listeye önerilmesindeki bir diğer neden ise, birçok patolojide belirtilerin ortadan kaldırılması ile asıl hedeflene-nin söz konusu bu duygulanıma ne kadar ulaşılabildiğiyle ilgili olduğunun düşünülme-sidir. Dolayısıyla bu duygunun eklenmesi ile hedefin somutlaştırılmasının, tanımlana-bilmesinin gerekliliğine yanıt oluşturabileceği öngörülmektedir. Özetle, temel duygula-rın, çalışılan psikopatoloji ile yakından ilişkili duyguların, daha da önemlisi kişinin deneyimlemede, düzenlemede en çok zorlandığı duyguların ve hedef duruma ait duygu-ların çalışılan listeyi çok büyütmeyecek şekilde psiko-eğitime eklenmesi önerilmektedir.
Duygulara ilişkin psiko-eğitimin bir parçası olarak duyguların ortaya çıkardığı bilgi-lere de yer verilmelidir. Örneğin “duygularım bana ne söylemeye çalışıyor?” bakış açısı ile kaygı ve korku kişinin kendi sınırları, öfke ise diğerlerinin sınırları hakkında bilgileri beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, kişi kendisine ve diğerlerine ilişkin sınırları hakkındaki bilgilere duygulanımsal süreçleri aracılığı ile ulaşabilmektedir.
Üçüncü kuşak psikoterapi yaklaşımlarına ilişkin kanıta dayalı bulgular söz konusu terapilerin etkililiğini ve etkinliğini destekler nitelikte görünmekle birlikte, bulguların genel olarak sınırlı olduğu düşünülmektedir. Özellikle her bir terapi yaklaşımının bazı özgül bozukluklarda daha fazla çalışıldığı görülmektedir. Dialektik davranış terapisi borderline kişilik bozukluğunda, bütünleştirici duygu düzenleme terapisi yaygın kaygı bozukluğunda, duygu düzenleme terapisi ise depresyonda daha fazla çalışılmıştır. Dola-yısıyla, söz konusu terapilerin genellemeleri için farklı bozukluklardaki etkinlik ve etkili-lik çalışmalarına ihtiyaç vardır. Bununla birlikte çalışma sayılarının da arttırılmasının önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bazı araştırmalarda üçüncü kuşağın etkisinin beklendik düzeyde olmadığı belirtilmektedir (Öst 2008). Diğer taraftan bazı araştırma-cılar hem söz konusu sınırlılıklar hem de ikinci kuşak ve üçüncü kuşak arasındaki ben-zerlikler sebebi ile yeni bir kuşaktan söz etmenin zorluğu üzerinde durmaktadır (Hoff-man ve Asmundson 2008). Hatta üçüncü kuşak içerisinde adından sıkça söz edilen Dialektik davranış terapisinin kuramcısı Linehan kendi terapi yaklaşımını yeni bir kuşak olarak görmediğini, kabul stratejilerini içeren ikinci kuşak klasik BDTolarak gördüğünü belirtmektedir.
Diğer taraftan üçüncü kuşak içerisinde farkındalık ve kabul kavramları üzerinde du-rulmasının hatta terapi sürecinin bunlar üzerine inşa edilmesinin oldukça önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ikinci kuşak ve üçüncü kuşak maruz bırakma gibi bazı ortak teknikler kullanmalarına rağmen bu tekniklerin kullanım amaçlarında farklılaşmaktadır. Tedavinin odak noktasındaki ve tekniklerin kullanım amaçlarındaki ve ayrıca psikolojik sıkıntıların nedenleri ve tedavinin amacına ilişkin farklılaşmanın önemli faktörler oldu-ğu düşünülmektedir. Zaten kuşaklar arasında bir sonraki kuşak bir önceki kuşak ile olan göbek bağını inkâr etmemektedir. Dolayısıyla yeni bir kuşaktan söz etmenin zenginleştirici olabileceği öngörülmektedir. Vygotsky’in dil, düşünce ve dünya algısı arasındaki ilişkiler ile ilgili görüşlerinden yola çıkarak, dildeki değişimin genel olarak bilişsel yapıyı da değiştireceği ve zenginleştireceği düşünülmektedir. “Dil zihnin aynasıdır” sözü doğ-rultusunda üçüncü kuşağın vurguladığı kavramlar ile klasik BDT uygulamalarının da zihinsel olarak farklılaşacağına ve zenginleşeceğine inanılmaktadır. Klasik BDT’ler içerisindeki bilgilendirme ve BDT modeli tanıtma çalışmaları kapsamında yukarıda ele alınan özellikleri ile duygu bölümünün genişletilmesinin uygulama alanına da oldukça önemli katkıları olacağı öngörülmektedir. Böylece uzun yıllardır bilişsel davranışçı yaklaşımlarda devam eden duyguların bilişlerin gölgesinde kalma durumundan da uzak-laşılacağı düşünülmektedir. Ayrıca, duygu psiko-eğitiminin klasik BDT içerisinde özellikle süreçlerin başında yaşanabilen düşünce ve duyguların vakalar tarafından ayrıştı-rılmasındaki sıkıntılar için de kolaylaştırıcı olacağı düşünülmektedir. Ancak tüm bu olası katkıları ile birlikte klasik bilişsel davranışçı yaklaşımın en güçlü noktalarından biri olan kanıta dayalı uygulama kavramının korunabilmesi adına daha öncede belirtildiği üzere daha fazla sayıda görgül bulguya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Ayrıca öngörülen zihinsel farklılaşmaların ve BDT bilgilendirme çalışmalarında duygu bölümünün geniş-letilmesinin terapi süreç ve sonuçlarına olası yansımalarının değerlendirilebilmesi için işevuruk tanımların ve kanıta dayalı ölüm araçlarının da arttırılmasına ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Sonuç
BDT’ler ortaya çıktıkları zamandan bu yana gelişimlerini ve alana katkılarını genişlete-rek devam ettirmişlerdir. Alan yazındaki çalışmalar açısından ikinci ve üçüncü kuşak farklılıklarına vurgu yapılmakla birlikte; “üçüncü kuşak” fenomeninin yeni bir kavram olduğu görülmektedir. Ayrıca kuşak ayrımı konusunda ki tartışmalar da devam etmek-tedir. Şüphesiz ki bu alanda daha fazla sayıda kanıta dayalı bulguya ihtiyaç vardır. An-cak bilişsel terapi kökenli yaklaşımlarda duygu ve duygu düzeleme kavramlarına yapılan vurguların artmasının hem bilimsel hem de uygulama alanlarını zenginleştirdiği düşü-nülmektedir..

Yazar: Sevginar VATAN
Kaynak: Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar dergisi (www.cappsy.org)

Aaron Temkin Beck Kimdir? Kuramı Nedir?

Özet

Bilişsel psikoterapiye ülkemiz de dahil olmak üzere dünya çapında artan bir ilgi söz konusudur. Amerika Bilişsel Terapi Enstitüsü’ne göre bilişsel terapi dünya çapında en hızlı gelişen ve en titizlikle üzerinde çalışılan konuşma terapisidir ve dünya çapında Ortadoğu’dan Japonya’ya oldukça geniş bir coğrafyada uygulanmaktadır. Depresyonun tedavisiyle başlayan Bilişsel Terapi bugün anksiyete bozukluklarından cinsel işlev bozukluğuna, aile terapilerinden bağımlılıklara, şizofreniden kişilik bozukluklarına çok sayıda psikopatolojinin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır.Bilişsel Terapi ilk 1950’li yıllarda Aaron Temkin Beck tarafından kurulmuştur. Beck o günden bugüne 450’nin üzerinde makale yazmış, 17 kitaba yazar ve eş-yazar olmuştur. Aaron Beck, Amerikan psikiyatrisini şekillendiren 10 kişiden biri seçilmesinin yanı sıra tüm zamanların en etkili 5 psikoterapistinden biri olarak kabul edilmektedir. Bilişsel terapinin babası olan Aaron T. Beck’i ve onun 1950’lerden 2010’lu yıllara yolculuğunu bilmek bilişsel terapiyi ve bilişsel terapinin söz konusu yıllardaki gelişimini anlamaya yardımcı olacaktır. Bu makale Beck’in hayatı, kişiliği ve çalışmaları üzerinden psikoterapiye, modern bilişsel ve bilişsel davranışçı yaklaşımlarının tarihi gelişimine dair genel bir bakış vermeyi amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Bilişsel Terapi, Bilişsel Davranışçı Terapi, Psikoterapi

Aaron Beck Kimdir?

Aaron Temkin Beck 1921 yılında Amerika, Rhode Island’da orta sınıf bir ailede doğdu. Rus göçmeni yahudi bir ailenin üçüncü çocuğu olan Beck’in babası güçlü sosyalist inançları olan ve ilerleyen yaşlarında şiirler yazan bir matbaacı, annesi ise iki çocuğunu kaybetmiş, duygudurumu değişken bir kadındı. Annesinin aşırı korumacı tutumuna rağmen Beck 8 yaşına kadar futbol ve basketbol oynayan, izci kamplarına katılan aktif bir çocuktu. 8 yaşında kırılan kolu için yapılan ameliyatın ardından ortaya çıkan tehlikeli bir enfeksiyon sebebiyle bir aydan fazla bir süre hastanede kaldı. Sonrasında ise ameliyat Beck’in hayat faaliyetlerini daralttı ve onu kitap okumak gibi daha sakin faaliyetlere yöneltti. Böylelikle hayatında oldukça önemli bir yer tutan ameliyat aynı zamanda Beck’in kan ve iğne fobisi geliştirmesine sebep oldu. Kan basıncının artması için bir filmde bile olsa hastane görmesi, bayılması için eter kokusu alması yeterli oldu. Süreç içerisinde mantığını öne alarak korkusunu yendi. Kendisi bu durumu şöyle açıklıyor: “Bayılmaya odaklanmamayı onun yerine kendimi aktif tutmayı öğrendim.”

1942 yılında Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiren Beck tıp kariyerine nöroloji ihtisası ile başlamasına karşılık psikiyatri rotasyonu esnasında karar değiştirip psikiyatriye geçmiştir. Kore savaşında gönüllü olarak askeri hastanede nöropsikiyatri başasistanlığı yapan Beck, psikiyatri çalışmalarına önce Austen Riggs Center’da sonra Massachusetts’de ve sonra da Philadelphia Psikanaliz Birliği’nde devam etmiştir. 1953’te psikiyatri uzmanı olan Beck, 1956’da 35 yaşındayken psikanalist olmuştur. İlk psikiyatri makalesini 1952 yılında şizofrenide delüzyonların tedavisi ile ilgili bir vaka örneği hakkında yayınlamıştır. Bundan sonra ise 6 yıl boyunca hiç makale yayınlamamıştır. Oldukça ilgili bir baba olan Beck’in çocuklarının bu yıllarda doğmuş olması ise neden makale yazamadığını oldukça güzel açıklamaktadır. 1959’da Hurvich ile yayınladığı çalışma Beck’in kendisi o dönem öngöremese de psikanaliz kariyerini bitiren çalışmadır. 1965-1966 yıllarında yayınladığı makalelerin az olmasının sebebi ise ilk kitabını kaleme alıyor olmasıdır. 1940’larda ihtisasının ilk senelerinde yaptığı dikkat çekici çalışmalarla burs ödülleri kazanmıştır. 1954’te Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmiş ve emekli oluncaya dek burada çalışmıştır.

Beck, Bilişsel Terapi’nin kurucusu olarak psikoterapi ve psikopatoloji üzerine yaptığı çok önemli katkıların yanı sıra intihar ve değerlendirme teknikleri üzerine de yoğun olarak çalışmıştır.

Beck’in intihar üzerine yaptığı ilk çalışmalar intihar davranışını sınıflandırmak, ölçmek ve böylelikle riskli bireyleri tanımak üzerine olmuştur. Dokuz bin hasta üzerine yaptığı çalışmanın sonucu ortaya koyduğu algoritma intihar davranışını tahmin etmede oldukça yüksek bir başarı göstermiştir. İntihara yatkın bireyleri tanımlamanın ötesinde intihar riskini azaltmak için etkili psikoterapi çalışmaları yapmış, bu çalışmaların sonucunda kısa zamanlı bilişsel müdahalelerin intihar girişimlerini ciddi anlamda düşürdüklerini kanıtlamıştır.

Beck’in bir diğer çalışma alanı olan değerlendirme tekniklerinin geliştirilmesiyle ilgili olarak da özellikle Depresyon Envanteri, Anksiyete Envanteri (1988), Umutsuzluk Ölçeği (1974), İntihar Düşüncesi Ölçeği (1974) psikopatoloji ile ilgili yüzlerce uygulama ve araştırmanın önünü açmıştır. Söz konusu ölçeklerden Beck’in 1961 yılında geliştirdiği ve 1996 yılında tekrar güncellenen depresyon envanteri dünya çapında yapılan klinik uygulama ve araştırmalarda en çok kullanılan ölçeklerden biridir. Bu envanter sadece duygu durumdaki dikkat çeken değişimleri tespitle kalmamakta bunun ötesinde depresyonun motivasyon, fiziksel işlevsellik ve bilişsel özellikler üzerindeki etkisini de tespit etmektedir.

Söz konusu ölçeklerin haricinde psikopatolojilerin sistemleri ve belli özelliklerini tanımlama amaçlı geliştirdiği çok sayıda ölçek arasında şunlar da vardır:

Bilişsel Kontrol Listesi (depresyon ve anksiyete için),
Özgüven Ölçeği, Panik Düşünce Anketi,
İşlevsiz Tutumlar Ölçeği (Arlene Weissman ile),
Madde Kullanımı Bilişleri Ölçeği,
Evlilik Bilişleri Ölçeği,
Bilişsel İçgörü Ölçeği,
Obsesif Kompülsif Bilişler Ölçeği
Beck’in Kişiliği

Hiç şüphesiz Beck’in çalışmalarında, araştırmalarında ve başarılarında kişiliğinin çok önemli etkileri vardır. Yakınlarının anlattığı Aaron Beck hayatın her alanında (tenis oynarken, alışveriş yaparken, restoranda yemek yerken) yeni bilgiler ve bakış açıları kazanmaya çalışacak kadar meraklı, defalarca tekrarladığı bilimsel deneyler üzerine oturttuğu teorilerini sorgulatmaya teşvik edecek kadar esnek, dünya çapında kabul görecek düşünce ve yaklaşımları 50 sene önceden söylemeye başlayacak kadar vizyon sahibi, kendi duygu durumu ve düşüncelerini teorisinde sınayacak veya teorisini kendisinin ve çevresindekilerin duygu durum ve düşüncelerinden ilham alarak şekillendirecek kadar iç görülü, ilerleyen yaşına rağmen halen teorisini daha da ilerletmek için yoğun bir şekilde fiziksel, duygusal ve düşünsel enerji sarf etmeye devam edecek kadar sebatkar, genç bilim adamlarını kendi kazandığı prestijli projelere kendisi davet edecek kadar cömert, bilişsel terapi alanında yapılan her çalışmayı desteklemek için elinden gelen fedakarlığı yapacak kadar işine sadık, öğrencisi olsun danışanı olsun hiç kimse hakkında olumsuz yorum yapmayacak kadar nazik ve kendi yaptığı çalışmaları bile defalarca sınayacak kadar şüpheci biri olarak tanınıyor.

Bu noktada Beck’in hayatı ve kişiliği hakkında genel bir girişin ardından, kısaca kurucusu olduğu Bilişsel Terapi, Beck’in kendi ağzından tanımlanacak ve bütün bu sürecin nasıl başladığına yer verilecektir.

Bilişsel Terapi Nedir?

Psikiyatrik bozukluğu olan bireylerin içsel ve dışsal uyaranları değerlendirme sürecinde önyargı ve bilişsel bozukluklar geliştirdiğini ve böylelikle yaşadıklarını yanlış yorumlamaya veya abartarak anlamlandırmaya yatkın olduklarını, sonuç olarak da çok yoğun duygusal tepkiler yaşadıklarını, kendi kendini engelleme ve uygun olmayan davranışlar gösterdiklerini ileri süren ve dolayısıyla tedavinin bilişin düzelmesiyle gerçekleşeceğini öngören bir terapi yaklaşımıdır.

Her Şey Nasıl Başladı?

Tıp fakültesinde okurken Beck’in psikiyatri ya da psikoterapiye bir ilgisi yoktu. Nitekim stajından sonra 1948 yılında nörolojide ihtisasa başladı. Çünkü nörolojinin tanı süreçlerinin oldukça disiplinli olması ve dikkatli klinik gözlemlerin ışığında sinir sisteminde sorun olan bir şeyi tam olarak tespit edebilme imkanı Beck gibi mükemmeliyetçi kişiliğe sahip biri için oldukça cazip bir nitelik sağlıyordu. Ancak 6 aylık psikiyatri rotasyonu sırasında nörolojiden tamamıyla ayrıldı. Psikiyatrinin özellikle psikanalizin insan zihni üzerine yapılan çalışmaların çok ötesinde açıklamalar getirmesi Beck’i büyülemişti.

Beck, psikiyatri ihtisası sırasında, o yıllardaki hemen her psikiyatri asistanı gibi psikanalize yöneldi.1956 yılında Philadelphia Psikanaliz Enstitüsü’nden kişisel analizi tamamlanarak psikanalist olarak mezun oldu. Psikanalizin insana bütüncül bir açıklama getirmesi ona çekici geliyordu. Bununla birlikte psikanalitik kavram ve kuramların kimileri hakkında oluşan şüpheleri de vardı, arkadaşlarının bu tür durumlarda ona söyledikleri teoride bir sorun olmadığı, onun bu kavramlara kişisel direnç gösterdiği şeklindeydi. Kendi zihninin belki bunlara kapalı olduğunu düşünerek bu açıklamayı kabul etti. Kendi analizi esnasında şüpheleri azaldı ve kurama tam bir bağlılık gösterdi.

1960’lı yıllarda psikoloji camiasında hâkim olan ve bilimsel temellere dayalı olan davranışçı kuram deneysel temelleri olmaması nedeniyle, psikanalizi eleştirmeye başlamıştı. Bilimin ampirik yöntemini benimsemiş ve psikanalizin bilimsel psikoloji çevrelerince dışlanmış olmasından rahatsız genç bir akademisyen olan Beck, eğitimini aldığı psikanalitik kuramın varsayımlarının geçerliliğini bilimsel olarak gösterebilmek için ampirik çalışmalar yapmayı planlıyordu. Bu amaçla o dönemde ilgilendiği bir
rahatsızlık olan depresyon üzerine çalışmaya karar verdi.

Psikanalitik kuramın depresyonu açıklaması Freud’un 1917’de yazdığı “Yas ve Melankoli” adlı yazısına dayanır. Freud bu yazısında yasta bireyin kendisi için önem taşıyan gerçek bir kişiyi kaybetmesinin rol oynadığını oysa melankolide kaybolan nesnenin gerçek değil imgesel olduğunu belirtiyordu. Buna göre melankolik depresyonu olan kişinin yastan farklı olarak kendisine olan saygısı kaybolmuştur ve suçluluk duyar. Bu düşünceden yola çıkan Freud depresyonu olan hastalarda görülen
kendini küçük görme ve kendi kendini suçlamanın kaybedilen nesneye olan öfkenin kişinin kendisine dönmesinin bir sonucu olduğunu söylemiştir. Öfkenin içe dönmesinin nedenini de kişinin kendisini kaybolan nesneyle özdeşleştirmesiyle açıklamıştır.

Beck bu görüşe dayanarak depresyonla ilgili öfkenin içe dönmesi varsayımının geçerliliğini kanıtlamak istiyordu. Bu amaçla bilinçdışı materyali elde etmek için uygun bir araç olan depresif hastaların rüyalarını psikanalitik varsayımları kullanarak incelemeyi ve bilimsel olarak kanıtlamayı planladı. Rüyaları seçmesi nesnel olarak bilinçdışı materyale ulaşma şansının en yüksek olduğu alan olmasının yanı sıra o yıllarda birlikte çalıştığı Psikanalist Leon Saul’un daha önce yaptığı rüya çalışmalarıydı. Beck’in psikiyatrik eğitimi ve donanımı o yıllarda yetişen
birçok psikiyatrist gibi sadece psikanalitik olgu çalışmalarıyla sınırlı olduğundan deneysel çalışma ve araştırma yapma konusunda daha deneyimli ve bilgili olan genç bir psikolog olan Marvin Hurvich’i de yanına alarak çalışmayı başlattı.

Bulgu Neydi?

Bilişsel terapiyi kurmasına yol açan gelişmelerin başlangıcını da, depresif hastalar üzerinde yürüttüğü bu araştırma oluşturdu. Beck, psikanalizin depresyona ilişkin “kaybedilmiş nesneye olan düşmanlığın kişinin kendisine yönlenmesi” varsayımını kanıtlamak amacıyla depresif hastaların rüya içeriklerinin analizine dayalı bir seri çalışma yaptı. Çalışma sonunda deprese hastaların rüyalarının gözlenen içeriklerinin dökümüne göre bu hastalar istatistiksel olarak anlamlı biçimde kendilerini reddedilmiş, yenik düşmüş ve hayatta kaybetmiş olarak görüyorlardı. Çalışmanın temel bulgularından birisi de, deprese hastaların rüyalarında depresyonu olmayan hastalara göre hoş olmayan duygulanıma daha sık rastlanmasıydı. Beck ve Hurvich bu temaların sıklığını belirlemek için bir mazoşizm ölçeği de oluşturdular. Beck ve Hurvich ilk önce bu bulguyu hastaların acı çekme arzusuyla açıklayarak verilerin psikanalitik kuramı desteklediği yorumunu yaptılar. Bu sonuca ulaşırken kullandıkları mantık şu idi: Hastaların kendilerini kötü hissetmeleri, kendilerini kötü hissetmek için arzu duymalarına, bu kötü hissetme arzusu da kendilerine yönelmiş düşmanlığa bağlıydı. Beck daha sonra aynı çalışmanın bulgularını daha büyük bir araştırmayla yineledi. Bu çalışmada ek olarak depresif hastaların mazokistik içerikli rüyalarının depresyonsuz dönemlerde de sürdüğü saptandı. Beck ve Hurvich her iki çalışmanın da deprese hastalarda içe dönük düşmanlık olduğu ve hastaların acı çekme arzuları oldukları görüşünü desteklediği sonucuna ulaşıyordu.

Bu noktada Beck iki dünya görüşünün, psikanaliz ve deneysel bilimin arasında kalmıştı. Psikodinamik formülasyonun elemanları (bu örnekte acı çekme arzusu) bilinçdışı ve klinik materyalde doğrudan gösterilemez olduğundan sınanamaz. “Araştırma ilerledikçe bu yöntemsel sorunu (psikanalitik kuramın temel varsayımlarının sınanamaması) altta yatan süreçleri yorumlamak yerine hastanın yaşantıları düzeyinde kalarak aşmayı denedim”. Yani Beck hastanın “bilindışı” olduğu varsayılan arzularına bakmayı bırakıp, kolaylıkla saptanabilecek, ölçülebilecek ve incelenebilecek yaşantılarına odaklandı ve şu sonuca vardı: Arzular yöntemsel olarak ulaşılamaz olmanın ötesinde hiç olmayabilir. Böylece arzu temelini çekince acı çekme ihtiyacına dayalı tüm formülasyon yıkılıyordu. Araştırmanın sonuçları psikanaltik kuramın söylediğinin tersine bu hastaların cezayı arayan, ceza çekme gereksiniminde olan kişiler değil, diğer insanlar tarafından reddedilmeye önem veren ve onay arayan kişiler olduğunu gösteriyordu.

Psikanalizle ilgili şüpheleri ortadan kaldırmaya çalışmak için yola çıkmış olmakla beraber deneysel bilim epistemolojisi kuramdan çok elde ettiği verilere dayanmasını gerektiriyordu. Beck’i sıkıntıya sokan şey ulaştıkları sonuçtaki kötü hissetme arzusunun deneysel olarak elde ettikleri bir bulguya dayalı olmamasıydı. Beck’in zaten yola çıkışındaki amacı psikiyatrik araştırmaları sosyal bilimlerin daha incelikli istatistiksel teknikleri ve deneysel yöntemleriyle yenileştirmekti. Bir süre yaptıklarını gözden geçirdikten sonra sonunda Beck psikanalize karşılık deneysel bilimi tercih etti. Bir başka deyişle tercihini kuram yerine yöntemden yana koydu ve bu seçim bilişsel terapinin doğuşuna yol açtı.

Bilgi Ne Oldu?

Bu süreç sonunda Beck aslında yaptığı çalışmada elde ettiği verileri olduğu gibi değil de kurama göre yorumladığını fark etti.1960’larda kuramdan çok elde edilen deneysel bilgiye önem verme, bilişsel yöntemi psikolojiye uygulama kaygısıyla verilerin yeniden analizi sonucunda Beck’in psikanalizinden koparak bilişsel kuramı geliştirmesine yol açacak sonuçlara ulaştı. Beck verileri tekrar analiz ettiğinde verilerin daha önce kendisinin ve arkadaşlarının inandığının aksine, kendine dönük düşmanlık varsayımını desteklemediğini keşfetti. Veriler depresif hastaların mazokistik içerikli nahoş rüyalar görmekle birlikte görünen rüya içeriğinde acı çekme arzusuna ilişkin herhangi bir işaret içermemekteydi. Elde edilen bulgular sadece ve sadece deprese hastaların kendilerini kusurlu, hastalıklı ve yalnız görerek acı çektiğini gösteriyordu. Psikodinamik açıklama klinik detayı değil bilinçdışını (hastanın bilmediği ve söylemediği) esas alıp kuramın ön gördüğü şekilde yorumlamaya dayalıydı. Psikodinamik formülasyonun temel elemanları (acı çekme arzusu gibi) klinik materyalde doğrudan gösterilemez olduğundan bilimsel olarak sınanmaları da olanaksızdı. Beck psikanalitik yöntemden kopuşunu 1967 yılında yayınladığı “Depression: Causes and Treatment” (Depresyon Nedenleri ve Tedavisi) adlı kitabında
aşağıdaki şekilde özetlemiştir:

“Araştırma ilerledikçe bu yöntemsel sorunu altta yatan süreçleri yorumlamak yerine hastanın yaşantıları düzeyinde kalarak aşmayı denedim. Hastanın “bilinçdışı” olduğu varsayılan arzularına bakmayı bırakıp, kolaylıkla saptanabilecek, ölçülebilecek incelenebilecek yaşantılarına odaklanmak… Sonuç: Arzular yöntemsel olarak ulaşılamaz olmanın ötesinde hiç olmayabilir… Arzu temelini çekince acı çekme ihtiyacına dayalı tüm formülasyon yıkılıyordu.”

Bilişsel Terapi Kuramı

Bu kuramsal kopuşun ardından Beck 1967 yılında bütün araştırmalarını özetleyen ve ulaştığı sonuçları içeren “Depression: Causes and treatment” adlı kitabını yayımladı. Beck bu kitapta depresyonun bilişsel olarak kişinin kendisi, çevresi ve geleceğiyle ilgili olumsuz yargılara sahip olmasından kaynaklandığını öne sürdü. Bu görüş bugün oldukça tanıdık gelmekle birlikte Beck’in o güne dek sadece Duygudurum Bozukluğu olarak tanımlanmış depresyonu düşünce bozukluğu temelinde açıklaması 1960’lar için çok büyük bir yenilikti. Bilişsel üçlü (Cognitive triad) adı verilen bu açıklamayla Beck depresif hastaların kendilerini (“hepsi benim hatam”, “yetersizim”, “suçluyum”), çevrelerini ve dünyayı (“hayatım berbat durumda”, “her şey çok kötü”, “kimse bana yardımcı olamaz”) ve geleceği (“bu hiç düzelmeyecek”) olumsuz gördüklerini öne sürmüştür. Beck bu çalışmadan sonra depresyonun bilişsel modeline dayalı olarak kısa süreli, yapılandırılmış bir terapi modeli olan bilişsel terapiyi kurdu. Beck bilişsel terapi ve duygusal bozukluklar adlı kitabında bilişsel terapinin depresyon modelini şöyle ortaya koymuştur:

“Deprese hastanın düşünce içeriğinin merkezinde önemli bir kayıp yer alır. Mutluluk veya huzuru için çok gerekli gördüğü bir şeyleri kaybetmiş olduğunu algılar, her önemli girişimle ilgili olumsuz sonuçlar bekler; kendisini önemli hedeflere ulaşabilmek için gerekli özelliklerden yoksun olarak görür. Bu tema Kognitif üçlü terimiyle formülize edilebilir: Olumsuz bir kendilik kavramı, yaşam deneyimlerinin olumsuz yorumlanması ve geleceğin nihilistik bir görünümü.

Geriye döndürülemez kayıp duygusu ve olumsuz beklentiler depresyonla bağlantılı tipik duygulara yol açar: keder, hayal kırıklığı ve aldırmazlık. Daha da ötesi hoş olmayan bir duruma yakalanmış olma duygusu veya çözümsüz sorunların içinde kaybolmuşluk arttıkça spontane yapıcı motivasyon kaybolur. Hasta daha da ötesi açık bir biçimde çözümsüz gelen bu durumdan intihar ederek kaçmaya zorlandığını hisseder.”

Bilişsel kuramın psikopatolojiye ve o psikopatolojinin tedavisine yaklaşımını kısacası bilimsel ilkelerin psikopatoloji ve psikoterapiye uyarlanması ve uygulanması olarak özetleyebiliriz. Bilim gözlemle başlar, ardından bu gözlemler organize edilerek incelenerek aralarındaki ilişkilere bakılarak bir takım varsayımlar (bilimsel kuramlar) geliştirilir, daha sonra bu varsayımlar sınanır ardından bu varsayımlara dayalı uygulamalar gerçekleştirilir ve bu uygulamaların işe yarayıp yaramadığına bakılır. Eğer işe yaramıyorlarsa yeniden başa dönülerek gözlemler yapılır ve yeni varsayımlar geliştirmeye çalışılır. Bu anlamda Beck’ in depresyonla ilgili geliştirdiği kuram da depresif hastalarla yaptığı gözlemler ve deneysel çalışmalarla doğmuş ardından bu gözlemlere dayalı olarak depresyonla ilgili bütüncül bir açıklama geliştirmiş, daha sonra bu varsayım çeşitli araştırmalarla sınanmış ve uygunluğu saptandıktan sonra da bu kurama dayalı olarak bir tedavi protokolü geliştirilerek klinik çalışmalarda denenmiş ve etkili olduğu randomize kontrollü çalışmalarda gösterildikten sonra da bu tedavi protokolünü içeren bir kitap olan Cognitive Therapy of Depression: A Treatment Manual. (Depresyonun Bilişsel Terapisi: Bir Tedavi El Kitabı) (1979) ile genel uygulamaya dönük olarak ortaya konulmuştur. Depresyonla ilgili tedavi protokolü aslında 1970’li yılların başında hazır olmasına rağmen Beck depresif hastalarla gerçekleştirilen çalışmalarının sonuçlarını bekleyerek yapılan ilk randomize kontrollü çalışmaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine protokolü kitap halinde yayınlamıştır. Bu kitap bir psikoterapi türünün nasıl yapıldığına ilişkin detaylı bilgiler içermesiyle psikoterapi tarihinde bir ilktir.

Sadece bu bilimsel araştırma verileri değil, hastalarla olan etkileşimleri ve psikanaliz eğitimi sırasındaki gözlemleri de Beck’ in psikanalizinden kopmasında rol oynamıştır. Hastalarla olan görüşmelerde yaptıklarını sorgulamasına yol açan çeşitli durumlar yaşayan Beck, bu durumu bir hastasıyla yaşadığı etkileşimle örnekler: Bir bayan hastası erkeklerle olan cinsel deneyimlerini anlatırken hastanın sıkıntı yaşadığını ve zorlandığını fark eden Beck hastasına sorar: “Bu konuyu anlatmak nasıl hissettiriyor? Hasta “Kaygılıyım” diye cevaplar. Hastanın bu cevabını duyguların altında bilinçdışı motifler arayan psikanalitik kurama göre değerlendiren Beck bir yorumla cevap verir: “Kaygılısınız, çünkü bazı cinsel isteklerinizle yüz yüze geldiniz, bunların benim
tarafımda onaylanmayacağından korkuyorsunuz”. Hastadan aldığı cevap ise bambaşkadır. Hasta, “Aslını ararsanız sizi sıktığımı düşündüğümden kaygılıyım” diye cevap verir.

Nasıl İlerledi?

Bu ve benzeri tecrübeler Beck için yeni ufuklar açar: “Bu dönemlerdeki klinik gözlemlerim, sistematik klinik araştırmalarım ve deneylerim sonucunda, depresyon ve anksiyete bozuklukları gibi bazı psikiyatrik sendromların temelinde, bir düşünme bozukluğu olduğunu sezmeye başlamıştım. Bu bozukluk, hastanın, belirli deneyimlerini yorumlarken yaptığı sistematik hata ve yanlılıklarda kendini yansıtıyordu. Hastalarımın bu yanlı ya da çarpıtılmış yorumlara işaret ederek, alternatif yorumlar, diğer deyişle daha olası açıklamalar getirerek, semptomlarının çoğunun, neredeyse anında kaybolmasını sağlayabildiğini görüyordum. Hastalarımın da bu bilişsel beceriler konusunda eğitilmesinin, söz konusu iyileşme durumunu kendiliklerinden sürdürmelerine büyük katkısı oluyordu. Terapi sırasında, hastanın geçmiş yaşantısı yerine, şimdiki zaman sorunları üzerinde durulması da, 10 ya da 14 hafta sonra semptomların neredeyse tümünün ortadan kalkmasına neden olabiliyordu. Daha sonraları, kendi ekibimin ve başka yerlerdeki klinisyen ve araştırıcıların yaptığı denemelerde, bu yaklaşımın anksiyete bozuklukları, depresyon ve panik bozukluklar için gerçekten etkili olduğuna ilişkin kanıtlar elde edildi”.

Araştırmalarının ve gözlemlerinin sonucu Beck, konuyla ilgili çalışmalarını önce makale olarak yayınlar sonrasında da 1967’de Depresyonun tanısı ve yönetimi, 1972’de Depresyonun sebepleri ve tedavisi, 1975’te Bilişsel Terapi ve Duygudurum Bozuklukları, 1979’da Depresyonun Bilişsel Terapisi, 1979’da Klinik Uygulamada Bilişsel Terapi, 1998’de Bilişsel Terapinin Birleştirici Gücü, 1999’da Öfke, Düşmanlık ve Şiddetin Bilişsel Temeli, 1999’da Depresyonun Bilişsel Teori ve Terapisinin Bilimsel Temeli, 2003’te Kişilik Bozukluklarının Bilişsel Terapisi, 2003’te Yatan Hastalarda Bilişsel Terapi, 2003’te Kronik Ağrısı Olan Hastalarda Bilişsel Terapi, 2005’te Kaygı Bozuklukları ve Fobiler: Bilişsel Perspektif, 2008’de Şizofreni: Bilişsel Teori, Araştırma ve Terapi, 2010’da ise Kaygı Bozukluklarının Bilişsel Terapisi: Bilim ve Uygulama kitaplarını kaleme alır. Beck toplamda 450’nin üzerinde makale yazmış, 17 kitaba yazar ve eş-yazar olmuştur. Söz konusu çalışmaların 40’ını 50 yaşına kadar, 370’ini 50 80 yaşları arasında, 60 makale ve 2 kitabı ise 90’lı yaşlarının başında yapmıştır.

1967 yılında tek bir eleştirel düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkan bir makaleyle başlayan bu yeni bakış açısı üzerinde önce Kuzey Amerika’da sonra da dünya çapında araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Özellikle 1970-1980 arasında Oxford Üniversitesi’nden Michael Gelder bu yeni bakış açısını oldukça desteklemiş ve Beck’i bu sürede defalarca İngiltere’de misafir etmiştir. Sonrasında David M. Clark ve Paul Salkovskis’in başını çektiği Oxford araştırma grubu Beck’in depresyonla başlayan bilişsel terapi yaklaşımını sistematik çalışmalarla panik bozukluğa, obsesif kompülsif bozukluklara, travma sonrası stres bozukluğuna, hipokondriyazise ve diğer bozukluklara uyguladılar. Dominic Lam ise bipolar epizodların tekrarının önlenmesine dönük olarak Beck’in yaklaşımını başarıyla uyguladı.

Yine İngiltere’den David Kingdon ve Douglas Turkington’un reziduel şizofreni semptomlarının tedavisine yönelik olarak yaptıkları çalışmalara bilişsel terapiyi diğer tedavilerle birleştirerek dâhil etmeleri konuyla ilgili çalışma yapanlar için oldukça ilginç ve mutluluk verici bir gelişme olmuştur.

Depresyonla alakalı çalışmaları ise büyük oranda Amerika’da Steve Hollon ve Rob DeRubeis, Kanada’da David A. Clark ve Zindel Segal götürmüşlerdir.

Pittsburgh’da David Brent tedaviyi çocuklara uyarlamış, Pennsilvanya Üniversitesi’nde Martin Seligman ise okul çocuklarında ve üniversite öğrencilerinde depresyonun engellenmesi amacıyla bilişsel terapi programı başlatmıştır. 1970-1980 yılları arasında yapılan çok sayıda çalışmalarla çok sayıda terapist daha önce Albert Ellis tarafından geliştirilen bilişsel teknikleri kullanmaya başladılar. Donald Meichenbaum ise bilişsel terapi ve davranışçı terapinin birleşmesinin öncülerinden oldu ve bilişsel davranışçı terapi adını buldu.

Bilişsel Terapi 1980’lerin sonuna gelindiğinde bir psikoterapi sistemi statüsüne ulaştı. Bu sistem içerisinde:

Sistemin temel varsayımlarını destekleyen, sağlam deneysel bulgulara dayalı bir kişilik ve psikopatoloji kuramı

İlke ve stratejileriyle, söz konusu psikopatoloji kuramıyla iyi bütünleşen bir psikoterapi modeli

Klinikteki sonuç araştırmalarından elde edilen ve yaklaşımın etkililiğini destekleyen bilimsel bulguları sayabiliriz.

Bugün

Beck’in çağdaşı olan ve Bilişsel Terapi’nin kurucularından sayılan Albert Ellis’in “Akılcı Duygulanımcı Terapisi”ni, Donald Meichenbaum’un “Bilişsel Davranışsal Değişme Terapisi”ni Arnold Lazarus’un “Çok Boyutlu Terapi”sini, McMullin’in “Bilişsel Yeniden Yapılandırma”’yı, Goldfried’ın “Sistemik Akılcı Yeniden Yapılandırma”yı, Haley’in “Problem Çözme Terapisi”ni, Linehan’ın “Diyalektik Davranışçı Terapi”yi ve Young’ın “Şema Odaklı Terapi”yi geliştirmesi Bilişsel Terapiyi süreç içerisinde daha güçlü ve dikkate değer kılmış, bütün bu terapi yöntemlerini ifade etmek üzere Bilişsel
Davranışçı Terapi ifadesi kullanılır olmuştur. Son yıllarda Steven Hayes’in “Kabul ve Kararlılık Terapisi”, Zindel Segal ve arkadaşlarının “Farkındalık Terapisi” ve Paul Gilbert’in “Merhamet Odaklı Terapisi” de Bilişsel Davranışçı Terapiler içerisinde yerini almıştır.

Depresyonun tedavisiyle başlayan Bilişsel Terapi bugün Anksiyete bozuklukları, obsesif-kompulsif bozukluk (OKB), panik bozukluğu, hipokondriyazis, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Cinsel İşlev Bozukluğu, Aile terapileri, bağımlılıklar, yeme bozuklukları, somatoform bozukluklar, fobiler, davranış problemleri, şizofreni, kişilik bozuklukları, ağrı kontrolü gibi psikopatolojilerin tedavisinde de yaygın olarak kullanılmaktadır. Bağımlılıklar, yeme bozuklukları ve kişilik bozuklukları daha çok zaman gerektirse de diğer Eksen I bozuklukları için tedavi süresi 10- 20 seans kadar sürmektedir. Bütün bunların yanında farmakolojik tedaviyle beraber şizofreni tedavisinde de etkili olabileceği bulunmuştur. Bilişsel Terapi uygulamalarıyla alakalı yapılan çok sayıda etkililik çalışmasında ise zaman zaman diğer psikoterapi yöntemlerinin ötesinde farmakolojik tedaviden bile daha etkili olduğu belirtilmektedir. Bilişsel terapi psikiyatrik hastalıklar dışında cezaevi mahkumları, okul çocukları, çeşitli fiziksel sorunları olan medikal hastalar gibi gruplarla da halen çalışılmaktadır.

Bütün bu çalışmaları yaparken bilişsel terapinin temel varsayımı şudur: “Tüm psikolojik bozuklukların altında yatan ortak mekanizma, hastanın ruhsal durumunu ve davranışlarını etkileyen çarpıtılmış ya da işlevsel olmayan düşüncelerdir. Bu düşüncelerin gerçekçi bir şekilde yeniden değerlendirilip, değiştirilmesi, duygularda ve davranışlarda düzelmelere (iyileşmelere) yol açar. Daha kalıcı düzelmeler ise hastanın işlevsel olmayan temel inançlarının değiştirilmesine bağlıdır.” Dünya çapında binlerce ruh sağlığı çalışanı bugün Bilişsel Terapi’yi tedavi hizmetlerinde kullanmakta ve onlarca ülkede Bilişsel Terapi Enstitüleri ve Dernekleri eğitim ve uygulama hizmetleri vermektedir. Beck’in 1983 yılında Bilişsel Terapi alanında çalışan terapist ve araştırmacıları bir araya getirme amacıyla Philadelphia’da düzenlemeye başladığı uluslararası toplantılar 1986 yılında İsveç’te, 1989 yılında İngiltere’de her geçen gün artan katılımlarla gerçekleşmiştir. O günden bugüne Dünya Bilişsel Terapi Kongresi olarak her üç senede bir düzenlenmektedir.

Amerikan psikiyatrisini şekillendiren 10 kişiden biri ve tüm zamanların en etkili 5 psikoterapistinden biri olarak kabul edilen, ve hem Amerikan Psikiyatristler Birliği hem de Amerikan Psikologlar Birliği’nden ödül alan tarihteki tek kişi olan Beck bulgudan bilgiye giden yolunu şu şekilde özetliyor:

“Eşzamanlı olarak 1950’li yılların başında psikanalize bağladığım umutlarımın 1950’lerin ortalarına ve sonlarına yaklaştığımda bana acı veren bir biçimde boşa çıktığını gözlemlediğimin farkına vardım. Benden kıdemli psikanaliz öğrencileri ve arkadaşlarım psikanalizlerinin 6’ncı veya 7’nci yıllarına girmelerine rağmen davranışlarında ve duygularında hiçbir çarpıcı değişiklik yoktu! “Hastalarımı daha sonraları bilişsel terapi adını vermiş olduğum bir grup terapötik yöntemle tedavi etmeye başladığımda, temeldeki psikanalitik eğitimimden çok farklı olan bu yaklaşımın, beni nerelere götüreceğini hayal bile edemezdim.”

Yazar: Klinik Psikolog Mehmet Dinç

Kaynak: ACADEMİA

Sokratik Sorgulama – Yönlendirilmiş Keşif Tekniği

Aşağıda okuyacağınız makalenin yazarları, M. Hakan Türkçapar (Doç. Dr. Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi II. Psikiyatri Kliniği/ANKARA) ve A. Emre Sargın (Uzm. Dr. Çankırı Devlet Hastanesi. Psikiyatri Kliniği/ÇANKIRI)’dır. Okuyacağınız makalenin orjinali daha önce, şu adreste yayınlanmıştır.

Makale Özeti

Sokratik yöntem, antik dönem Yunan filozofu Sokrates’in felsefi düşünüşü ve bilgiyi soru sorarak öğretme yöntemidir. Sokrates’in öğrencilerine bilgileri sorular sorarak öğretmesi Sokratik dialog adıyla bilinir. Bu anlamda sokratik sorgulamayla aslında karşısındakine yeni bir şey öğretilmemekte sadece bilinen anımsatılmakta ve tekrar bulunmaktadır. Bilişsel Davranışçı Terapi sürecinde kullanılan Sokratik sorgulama ve bunun terapideki uygulama biçimi ise yönlendirilmiş keşif (Guided Discovery) olarak adlandırılır. Bu yöntemle bir seri soru ile aslında danışanın bilebileceği ancak farkında olmadığı bilginin farkına varması amaçlanır. Sokratik yöntem veya yönlendirilmiş keşif’de öncelikle danışan dikkatli bir şekilde ve yansıtmadan faydalanılarak dinlenilir. Bu teknik sorunun tanımlanması, incelenmesi, değerlendirme yaparak alternatifler bulunması, açığa çıkan yeni bilgilerin kullanılarak yeniden tanımlama yapılması ve son olarak da eski çarpık inancın sorgulanması ve yeni bilgi ışığında bir sonuca varma ve uygulama yapılması aşamalarından oluşur. Bu aşamalar esnasında kullanılan soru tipleri bilgi edinmeye dönük sorular, çeviri soruları, yorum soruları, geçmişteki benzer durumlara ilişkin uygulama soruları, analiz soruları ve analitik sentez sorularıdır. Bu yazıda Sokratik Sorgulama-Yönlendirilmiş Keşfin bu aşamaları örnek görüşmeler üzerinden gözden geçirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Sokratik sorgulama, yönlendirilmiş keşif, bilişsel terapi

Tanımlar

Sokratik yöntem, antik dönem Yunan filozofu Sokrates’in (MÖ 470 Alopeke, Attika – MÖ 399 Atina) felsefi düşünüşü ve bilgiyi soru sorarak öğretme yöntemidir. Sokrates’in öğrencilerine bilgileri sorular sorarak öğretmesi Sokratik Diyalog adıyla bilinir. Eski Yunan felsefecilerin bir kısmının savunduğu insan zihninde her şeyin bilgisinin önsel
olarak var olduğu fikrine dayanır. Bu anlamda sokratik sorgulamayla aslında karşısındakine yeni bir şey öğretilmemekte sadece bilinen anımsatılmakta 16 Bilişsel Davranışçı Psikoterapi ve Araştırmalar Dergisi ve tekrar bulunmaktadır. Kişide var olanı ortaya çıkarmaya dayalı olduğu için buna doğurtma yöntemi de denir. Klasik şekliyle sokratik yöntemde, önce muhatabının yanlış/eksik önermesini ele alan sorgulayıcı (örneğin: yalan kötü bir şeydir) daha sonra da bu önermeyle çelişen örnek durumları açığa çıkartan sorular sorulur (örneğin “suçsuz bir insanı öldürmek üzere onu arayan bir kişiye onun olduğu yeri doğru söyler misin?” “Hayır”; “o halde bu durumda yalan söylemek iyi bir şey diyebilir miyiz?” “Evet”) Ardından bu yeni bilgi ışığında eski önerme yanlışlanır veya revize edilir (“O halde yalan söylemek her zaman kötü bir şey değildir; hatta bazen iyi bir şeydir diyebilir miyiz?”).

Tavsiye Bağlantı: Psikoterapi Nedir?

Sokratik yöntem, bilişsel terapinin kurucuları olan Beck ve Ellis tarafından, Bilişsel-Davranışçı Terapi’nin temel parçası olarak görülür. Bilişsel Davranışçı Terapi’de (BDT) kullanılan biçimiyle sokratik sorgulamaya yönlendirilmiş keşif (guided discovery) adı da verilir.

BDT’nin temel hedefi olan bilişsel alandaki değişiklikler kişiye mantıklı veya gerçekçi düşünmesini söylemek veya mantıklı ve gerçekçi düşünceleri doğrudan terapistin söylemesiyle gerçekleşmez. Bu, bireyin bilişlerini keşfetmesi, değerlendirmesi ve yeniden formüle etmesini sağlayan Sokratik soruları içeren Sokratik süreçle gerçekleşir.

Bilişsel terapide sokratik biçimde soru sormak temel yöntemdir. Bu sorular yardımıyla danışandan bilgi alınır ve danışanın müphem veya soyut yakınmaları somut tekil sorunlar olarak ortaya konur, bilişleri (otomatik düşünce, inançlar) açığa çıkarılır, işlevsel olmayan bilişlerinin geçerliliği incelenir, maladaptif davranışlarının sonuçları araştırılır, soruna değişik yaklaşımları araştırarak karar verilmesi sağlanır.

Ardarda yöneltilen soruların yardımıyla soruların yönlendirildiği kişinin mantık yardımıyla inançlarının geçerliliğini değerlendirmesini sağlar. Yardımlaşmacı bir biçimde yürütülen bir araştırmaya benzer. Yerinde sorularla hem kişinin merakı uyandırılır, kişi bildiklerinden yola çıkarak bilmediklerini öğrenir.

Sokratik Sorgulamanın Özellikleri

Danışanın cevaplamak için gerekli bilgiye sahip olduğu sorulardan oluşur ve amacı aslında danışanın da sahip olduğu bir bilgiyi ortaya çıkarmaya dönüktür. Danışanın sorunuyla ilgili olan ancak o anda klinik durum nedeniyle danışanın farkındalık alanında olmayan bilgiyi açığa çıkarmayı amaçlar, dikkatleri bu bilgi üzerine toplamaya dönük sorulardan oluşur.

Sokratik süreç yardımlaşmacıdır ve kişinin kendisi için anlamlı ve yararlı yeni sonuç ve anlayışlara ulaşmasını sağlar. Yeni ortaya çıkan bilgiyle daha önce ortaya çıkan sonuç değerlendirilir ya da yeni bir fikir oluşturulur. Yönlendirilmiş Keşif (Guided Discovery) Yönlendirilmiş keşif sokratik sorgulamanın terapideki uygulama biçimidir. Bir seri soru ile danışanın bildiği ancak o anda duygudurumu nedeniyle farkındalık alanında olmayan bir bilginin farkına varmasını amaçlar. Danışanın iyi dinlenmesi ve yansıtılması, açığa çıkan bilginin özetlenmesi ve yeni bilgisini eski çarpık inancına uygulayarak yeni bilgi ışığında yeniden değerlendirmesine dayanır.

Yönlendirilmiş Keşfin Aşamaları

I. Tanımlama

Hastanın sorununun dinlenilerek sorunuyla ilgili düşüncesinin-inancının anlaşılması ve yansıtılması, önemli bilişlerin ve bunlara eşlik eden duygu ve davranışların saptanması yer alır. Bu aşamada danışana bilgi edinmeye dönük sorular sorulur.

Kişinin yaşamında olup bitenleri filtre etmesinde, yorumlamasında, yönlendirmesinde ve öngörmesinde etkili olan önemli “evrensel tanımlamaların” , bilişsel genellemelerin yanlılıkları saptanır. Bunun ardından kişiyle bunun bir sağlaması yapılır.

Örnek sorular:

Sorun ne?
Niye sorun?
Sorunu ne oluşturuyor?
Ne kadar kötü?
Neleri değiştirmeyi bekliyorsunuz?
Ne sıklıkta?
Ne kadar süredir?
Tamamıyla geçtiği oluyor mu?
Bu durumun bir örneğini anlatır mısınız?
En son ne zaman böyle bir durum yaşadınız?
Anlatır mısınız?
Kimle, nerede, nasıl?
Ne hissettiniz?
Ne düşündünüz?
Ne yaptınız?
Bunun sorun olan yanı ne?
Geçmişte ne yaptınız?
Örnek Görüşme 1. Bölüm:

Hastanın sorununun dinlenilerek sorunuyla ilgili düşüncesinin-inancının anlaşılması ve yansıtılması:

– Yani sınavda kaldığınız için başarısız bir insansınız.

Açığa çıkan bilgilerin özetlenerek inancın tekrar netleştirilmesi:
– Başarısız bir insansınız, onun için de uğraşmaya
gerek yok.

II- İnceleme-Değerlendirme ve Alternatifler Bulma

Ardından danışana konuyla ilgili farklı ve aykırı örnekleri saptamaya yarayan bilgi edinmeye dönük sorular sorulur. Konuyla ilgili değişik bilgi ve verileri gündeme getirebilecek uygun sorularla, yeni bilgi ve verilerin farkındalık alanına getirilmesi, tanımlamaların test edilmesi özellikle de istisnaları olup olmadığının saptanması, evrensel tanımlamalara uymayan örneklerin veya mantıksal tutarsızlıkların örneklerinin araştırılması bu tanımlamaya bir sınır getirilmesini sağlar.

“Daha önce de benzer bir sorun oldu mu?”
“Nasıl hallettiniz? Aynı çözüm şimdi işe yarar
mı?”
“Yardımı olabilecek başka bir fikriniz var mı?”
Örnek Görüşme 2. Bölüm:

– Bu işi daha önce yaptı mı?
– İlk defa yapılan bir işte başarısızlık sadece kendisinin mi yaşadığı bir şeydir?
– Bir daha denerse ne kaybeder, ne kazanır?
– Aynı şeyi tekrar tekrar yapanların başarısında daha sonraki denemelerde ne gibi değişiklikler görülür?

II. Yeniden Tanımlama

Yeni bilginin özümsenmesi ve bilişsel yapıyla bütünleştirilmesi, veya yeni bilişlerin geliştirilmesi, daha sonra sorulan uygun sorularla ortaya çıkan yeni bilginin özetlenmesidir.
– Bundan ne sonuç çıkarırsınız?
– Bu söyledikleriniz … inancınızla uyumlu mu?
– Buna göre neyin yardımı olabilir?
– Yakın bir arkadaşınız olsa bu durumda ona ne derdiniz?
– Bütün bunları size önem veren ve seven yakın bir arkadaşınız öğrense ne derdi?

Örnek Görüşme 3. Bölüm:

– O zaman şunu diyebilir miyiz; eğer bir insan bir işi ilk defa yapıyorsa zorlanır ve iyi yapamaz; ancak o işle uğraşır ve ısrar ederse giderek daha iyi yapar?
– Evet

IV- Sonuç ve Uygulama

Yeni inancın sorunu oluşturan eski çarpık inançla karşılaştırılarak, eski inancın yeni bilgi ışığında yeniden değerlendirilmesi ve ardından bunun ışığında yeni bir davranış-tutum geliştirilmesidir. Yeni bilgiye göre geliştirilebilecek alternatif her bir tutumun/ davranışın/çözümün avantaj ve dezavantajları konuşulur. Uygulama sürecinde ise seçilen alternatifin uygulanması ve bunun olası sonuçları irdelenir.

Sizce ne yapılması gerek?
Nasıl daha iyi işe yarar?
Bu şekilde davranmakla kazancınız ne olur?
Kaybınız?
Olabilecek en kötü şey ne olur?
Bu nasıl ortaya çıkar?
Öyleyse ne yapmayı planlıyorsunuz?
Nerede ve ne zaman yapacağınızı düşündünüz mü?
Sizce nasıl gider?
Daha iyi sonuca ulaşabilmek için yapabileceğiniz başka bir şey var mı?
Örnek Görüşme 4. Bölüm:

Eğer bir insan bir işi ilk defa yapıyorsa zorlanır ve iyi yapamaz; ancak o işle uğraşır ve ısrar ederse giderek daha iyi yaparsa sizin bu işi yapamadığınız için kendinizi başarısız görmeniz ne kadar uygun? O halde bu konuda yeni bilgi ışığında, işi bırakmak yerine ne yapabilirsiniz?

Sokratik Yöntemin Diğer Önemli Unsurları

Empatik Olarak Dinleme

Danışanın söylediklerini dikkatle takip etmek (sözcükler, imgeler, benzetmeler, ana fikirler, temalar, inançlar, güçlü yanlar ve güçsüz yanlar)

Danışanın söylemediklerine dikkat edilmesi (diğer insanlarda bu tür durumlarda olabilecek ne eksik, yaşamadıkları neler var ama farkında mı değil, söylemekten kaçındıkları neler, size söylemenin güç geldiği şeyler neler)

Özetleme:

a. Orijinal inancın söylenmesinin ardından sorularla ortaya çıkan bilginin özetlenmesi.
b. Yazılı notlar alındıysa bunların paylaşılması veya danışanla birlikte bir özet oluşturulması

“Gelin birlikte yaşadıklarınızın ve şu ana dek bana söylediklerinizin önemli noktalarını içeren bir özet yapalım. Ardından belki bu bilgilerin bizim işimize nasıl yarayacağına bakarız”

Sokratik Sürecin Akışında Soru Tipleri

1. Bilgi Edinmeye Dönük Sorular

Sorunu tanımlamaya dönük “Ne, nerede, ne zaman, kiminle, nasıl” türü sorulardır

Bu durumun bir örneğini anlatır mısınız?
En son ne zaman böyle bir durum yaşadınız, anlatır mısınız?
Kimle, nerede, nasıl?
Ne hissettiniz?
Ne yaptınız?
Bunun sorun olan yanı ne?
Geçmişte ne yaptınız?
2. Çeviri Soruları

Olayın anlamını sorgulayan dolayısıyla anlam vermeye ilişkin otomatik düşünceleri veya bilişleri (anlam, atıf, veya sayıltıları) açığa çıkaran sorular

Bundan ne sonuç çıkardınız?
Bu ne anlama geliyor?
Size göre neden oldu?
Bunun sizin için anlamı nedir?
Bundan ne anlıyorsunuz?
Bu duruma bir arkadaşınız ne derdi?
3. Yorum Soruları

Olay veya durumlar arasındaki olası ilişkilere ilişkin bilişleri açığa çıkarırlar.

İşte hissettiğin, evdekine benziyor mu?
Bu düşüncelerinle duygun arasında bir ilişki var mı?
Bu düşünceler ne zamanlar daha fazlalaşıyor?
Eşinizle yaşadığınız sorunlar işte yaşadığınız sorunlara benziyor mu?
Fark ne?
Acaba geçmişte yaşadığınız bu sorundan bugün işinize yarayacak bir şey öğrenebilir miyiz?
4. Geçmişteki Benzer Durumlara İlişkin Uygulama Soruları

Amaç bireyin dikkatini daha önceki veya var olan bilgi ve becerilerine çekmek. Gözden kaçan veya unutulan ve ele alınan konuyla ilgili önemli bilgilere dikkat çekmek için kullanılırlar.

Daha önce böyle bir durum yaşadınız mı?
Aynı durumu yaşayan diğer insanlar ne yaparlar?
Geçmişte böyle hissettiğinizde ne yapmıştınız?
Geçmişte neyin yardımı olmuştu?
5. Analiz Soruları

Analiz soruları, sorunu bileşenlerine ayıran, sistematik ve mantıklı bir biçimde kişinin sorunu, düşünceleri, başa çıkma stratejileriyle ilgili inançlarına dönük sorulardır. Bu rasyonel analiz veya tümevarımsal akıl yürütmedir. Nesnelliği sağlayarak mantıklı düşünme ve tümevarımsal akıl yürütme ile inanç, yorum ve sayıltıları incelemeyi ve değiştirmeyi amaçlar

Böyle düşündüğünüzde düşüncenizi destekleyen ne gibi veriler var?
Gözden kaçırdığınız herhangi bir kanıt var mı?
En iyi arkadaşınız böyle düşündüğünüzü duysa ne derdi? Bunun olmadığı oldu mu hiç? Sizce bu soruna ne neden oluyor?
Bunun kanıtı ne?
Bu görüşü nasıl sınayabilirsiniz?
Sorunun azaldığı durumlar var mı?
Bu soruna başka bir biçimde nasıl bakabilirsiniz?
Sizin için doktor olmanın anlamı ne?
6. Analitik Sentez Soruları veya Değerlendirme Soruları

En son sorulacak sorulardır. İlk düşünceler, inançlar, sayıltılar yeniden değerlendirilir ve tartışmanın ışığında tekrar ifade edilir; Yeni veya alternatif açıklamalara ve çözümlere dönük sorular

Bundan ne sonuç çıkarıyorsunuz?
Hala kendini başarısız mı görüyorsunuz?
Bu konuda başka biçimde düşünülebilir mi?
Bu söyledikleriniz … inancınızla uyumlu mu?
Buna göre neyin yardımı olabilir?
Yakın bir arkadaşınız olsa bu durumda ona ne derdiniz?
Bütün bunları size önem veren ve seven yakın bir arkadaşınız öğrense ne derdi?
Olan biteni daha iyi nasıl açıklayabiliriz?
Örnek Bir Görüşme

Olumsuz inancın açığa çıkarılması

H: Her açıdan tam olarak başarısızım.

T: Çok umutsuzsunuz, kendinizi tamamıyla başarısız gibi mi hissediyorsunuz?

H: Evet ben hiç bir işe yaramam

T: Hiç bir işe yaramam derken neyi kastediyorsunuz? (Bilgi edinmeye dönük soru)

H: Bütün hayatımı mahvettim, hiç doğru dürüst bir şey yapamadım.

T: Bu sonuca ulaşmanıza yol açan bir şey mi oldu yoksa zaten daha önce de böyle mi düşünüyorsunuz?

H: Önce bu kadar değildi ama artık kendimi daha net görebiliyorum.

T: Yani bu düşüncenizde bir değişme mi? (Bilgi edinmeye dönük soru)

H: Evet ailemle bir araya gelmiştik, kardeşim, eşi, çocukları, bizimkiler. Kardeşimin ailesi çok mutlu görünüyordu, o an şunu fark ettim benim ailem mutsuz, bu benim yüzümden, hasta olduğum için, eğer kardeşimin ailesi olsalardı böyle olmayacaklardı.

T: Yani ailenizi önemsediğiniz için kendinizin başarısız biri olduğuna karar verdiniz, onları hayal kırıklığına uğrattığınızı düşündünüz. (Özetleme)

H: Doğru.

T: Aynı zamanda bu durumun düşüncenizde olan bir değişiklik olduğunu söylemiştiniz; geçmişte yine böyle hissettiğiniz ve kardeşinizin ailesiyle bir araya geldiğiniz zamanlarda ne şekilde düşünürdünüz? (Geçmişteki benzer durumlara ilişkin soru)

H: Aslında hep böyle düşünmüştüm ama belki o zamanlar iyi bir baba, iyi bir eş olmaya çalışmanın yeterli olabileceğini düşünüyordum oysa şimdi sadece çaba göstermenin yetmeyeceğini anladım.

T: Tam olarak anlayamadım, neden şu anda sadece çaba göstermenin yetmeyeceği sonucuna ulaştınız? Neden artık sadece çaba göstermek yeterli değil? (Analiz sorusu)

H: Çünkü ne kadar çabalasam da kendimi zorlasam da onlar yine de sağlıklı biriyle olabilecekleri kadar mutlu değiller.

T: Bu onların söylediği bir şey mi?

H: Hayır, fakat kardeşimin çocuklarının ne kadar mutlu olduklarını gördüm.

T: Siz de çocuklarınızın ailenizin daha mutlu olmasını istiyorsunuz?

H: Evet

T: O zaman şöyle diyebiliriz; siz bazı şeyleri yapamadığınız için kendinizi bir baba olarak yetersiz görüyorsunuz. (Özetleme) Peki bu hafta içinde ailenizle ilgili herhangi bir şey yaptınız mı?

H: Hayır. Hiç bir şey yapmıyorum ki?

T: Bu hafta çocuklarla birlikte yaptığınız herhangi bir şey oldu mu, önemli ya da önemsiz? Mesela çocuklarla ilgilendiğiniz, ya da onlarla bir şey yaptığınız oldu mu hiç?

H: Bazen küçük çocuğu yatağına götürdüğüm oldu, büyük oğlumu pazar günü derse götürdüm.

T: Bu yaptıklarınız çocuklar için bir anlam taşıyor muydu, bir önemi var mıydı?

H: Olabilir

T: Peki eşinizle ilgili yaptığınız herhangi bir şey oldu mu? Örneğin onun sizden memnun olduğu bir durum?

H: İşten erken gelirsem memnun oluyor.

T: Geçen hafta hiç eve erken gelebildiğiniz oldu mu?

H: Evet bazen.

T: O zaman çocuklar ve eşiniz için geçen hafta ara sıra anlamlı olabilecek şeyler yaptığınızı söyleyebiliriz. (Açığa çıkan yeni bilginin özetlenmesi)

H: Evet.

T: Peki tam olarak başarısız ve hiç bir işe yaramayan birisinin eşini ve çocuklarını ara sıra da olsa memnun etmesi mümkün müdür? (Eski bilgiyle kıyaslanması)

H: Hayır.

T: Buna göre kendinizi tam olarak her açıdan başarısız olarak değerlendirmek uygun mu? (Analitik sentez sorusu)

H: Sanırım doğru değil; ama yine de depresyonda olmayan bir baba gibi değilim?

T: Eğer böyle olmasanız, ya da daha az mutsuz olsaydınız bugünkünden farklı neler yapardınız veya onların gözünde daha iyi baba olabilmek için neler yapardınız? (Bilgi edinmeye dönük soru)

H: Onlarla daha çok ilgilenirdim, daha çok konuşurdum, daha neşeli olurdum, gülerdim, onlara cesaret verirdim, kardeşimin şu anda ailesine yaptığı şeyleri yapardım.

T: Peki bu saydığınız şeylerden bir kısmı mutsuz olsanız da yapılabilecek şeyler mi?

H: Şey sanırım yapılabilecek şeyler.

T: Peki bunların bir kısmını yapmayı denerseniz bir baba olarak kendinizi daha iyi hissetme şansınız olabilir mi?

H: Belki ama kendimi bu kadar kötü hissediyorken bunları yapmanın yeterli olacağını sanmıyorum.

T: O zaman şunu diyebiliriz eğer aileniz için daha fazla şey yaparsanız kendinizi iyi hissetme şansınız olabilir (Açığa çıkan yeni bilginin özetlenmesi)

T: Peki bunun nasıl sonuç vereceğini nasıl bulabilirsiniz?

H: Bilmiyorum.

T: Bunu bir süre deneseniz işe yarayıp yaramadığını anlayabilir miyiz? (Uygulama sorusu)

H: Evet.

T: Bir hafta bunu deneyebilir misiniz?

H: Olabilir.

Sonuç

Sokratik Yöntem diğer yapılandırılmış yöntemlere göre öğrenmesi ve uygulaması zor olabilir ancak bilişsel davranışçı terapide uygulanacak teknikler arasında disfonksiyonel düşünceleri değiştirmede uygulanan müdahalelerin belkemiğini oluşturmaktadır. Sokratik Yöntem sayesinde danışanın mevcut bilişlerini sorgulamasının yanı sıra önemli bilişlerin farkına varma ve daha aktif bir şekilde seanslarda yer alması sağlanır.

BDT Hakkındaki 4 Yaygın Efsane ve Yanlış Kanı

Bilişsel davranışçı terapi hakkındaki hikayeyi unutun, ve BDT hakkındaki gerçekleri öğrenin.

Efsane 1: Bilişsel davranışçı terapi mekaniktir ve işleyişi çok tekniktir.

Gerçek: BDT’nin alet çantasında birçok alet olduğu ve mevcut bilimsel kanıtlarla göründüğü doğru olduğu halde BDT teknik olmaktan oldukça uzaktır. Gerçekte BDT diğer bütün etkili psikososyal terapiler gibi terapötik/iyileştirici ilişkiye, uyuma ve bir çalışma bağına öncelik verir.

Doktor Arnold A. Lazarus’un onlarca yıldır söylediği gibi, “Teraptik/iyileştirici ilişki bu tekniğin köklerinin yerleşmesini mümkün kılan topraktır.” Bu yüzden, güvenilir ve dürüst bir terapötik birliğin yetiştirilmesi ve gelişimi BDT’nin ana temelidir. Bunun da ötesinde, belirli bir danışana eşsiz olarak uyan bir şekilde BDT alet çantasından belirli yöntemleri en iyi şekilde nasıl ve zaman kullanacağını tam olarak bilmek “mekanik” olmaktan daha çok “organik/yapısal” dır. Gerçekten, BDT uzmanları danışan ve terapist arasındaki iyi dengenin önemini anlarlar ve danışan ve terapist arasındaki uyum işlemediğinde danışanı başka bir terapiste yönlendirmeyi ihtimal dahilinde tutarlar.

Psikolojik destek almak için psikolog linkine tıklayabilirsiniz.

Efsane 2: Bilişsel davranışçı terapi yalnızca belirtileri tedavi eder, bütün olarak kişiyi değil.

Gerçek: Düzgün bir şekilde yapıldığında, BDT, doğası gereği, bütün olarak kişiyi tedavi eder ve BDT sadece belirtileri azaltmaktan ibaret değildir. Çünkü BDT insanların “biyopsikososyal” süreçler olarak yaşadığı birçok problemi kavramsallaştırır. Bu şu anlama gelir; insanlar fizyolojik ya da metabolik problemlere sahip olabilecek bir fiziksel bedene sahiptirler (mesela biyopsikososyal içindeki “biyo” (yaşamla ve canlı şeylerle ilgili). Bizler ayrıca bir akıla, duygulara ve algılayışlara sahibiz (mesela “ruh” ya da biyopsikososyalin psikolojik yönü). Ve çok önemli olarak bizler ilişkileri ve kişiler arası bağlantıları hayatlarında hayati bir önem taşıyan sosyal varlıklarız (mesela biyopsikososyalin içindeki “sosyal”). Bu yüzden, belirtilerin azaltılması muhakkak BDT’nin hedefleri arasında olması ile birlikte BDT’nin başarısı insanı bütün olarak iyileştirmesinden gelir.

Efsane 3: Bilişsel davranışçı terapide geçmiş önemsizdir.

Gerçek: Bilişsel davranışçı terapistler danışanlarının geçmişi ve geçmiş deneyimleri ile yakından ilgilidirler. Açıkça, yaşam deneyimlerimiz şuanda kim olduğumu belirleyen ve bizi etkileyen şeylerdir. Fakat geçmişe muazzam bir vurgu yapan ve geçmişin iç yüzünü anlamaya çalışan geleneksel psikoterapinin aksine, BDT kıyasen dikiz aynasından geçmişe bir göz atar fakat gözlerini geçmişe dikmez! Daha ziyade, iyi bir bilişsel davranışçı terapi uygulayıcısı terapötik olarak hala konu ile ilişkisi olabilecek geçmiş unsurları etraflıca değerlendirmek amacıyla danışanlarının sosyal ve psikolojik öğrenme tarihini anlamak için çabalayacaktır.

Efsane 4: Bilişsel davranışçı terapi mevcut bilimsel kanıt tarafından sınırlandırılmıştır.

Gerçek: BDT araştırma sonuçlarının kapsamında bir yol haritası belirlemek için uğraşmasına rağmen hiçbir suretle mevcut bilimsel kanıtlar tarafından sınırlandırılmamıştır. Gerçekten, birçok psikoterapi yaklaşımında da olduğu gibi, BDT yüksek derecede yaratıcılık ve sanatkarlık gerektirir. Bununla birlikte, birçok diğer psikolojik terapinin aksine BDT sanatsal yönlerini mümkün olduğu kadar fazla olarak bilimle birleştirmek için uğraşır. Bu yüzden, tekniklerin ve yöntemlerin deneysel olarak destekleyici unsurlarını anlamaya ek olarak, bir bilişsel davranışçı terapist bu teknik ve yöntemleri sıklıkla tedaviyi sürdürmek ve tartmak için bazı bilgi kaynakları olarak kullanacaktır (örneğin ruh hali ve düşünce kayıtları, değerlendirme anketleri, belirli davranışlar).

Yukarıda belirtildiği gibi, BDT’nin içindeki sanatkarlık sıklıkla teknikleri en iyi nasıl ve ne zaman kullabileceğini bilmeyi ve en ideal olarak ve danışanları çok zorlamadan onlara nasıl yardım edebileceğini bilmeyi içerir(örneğin değişim için bir kişinin hazır oluşunun neresi olduğuna karar vermek). Profesor Gordon Paul’a göre BDT bir klinisyenin neyi, ne zaman, nasıl yapacağını ve tüm bunları yapmak için doğru terapist olup olmadığını bilmesini gerektirir. Ayrıca, tüm bu hepsini terapötik ilişkinin toprağına ekmeyi ve orada sımsıkı kalmalarına yardım etmek de BDT içindeki bir gerekliliktir.

Hatırla: İyi düşün, iyi davran, iyi hisset, iyi ol!

Kaynak: psychologytoday.com

Bilişsel Davranışçı Terapi Nasıl İşler?

Bilişsel davranışçı terapi (BDT), çok büyük problemleri küçük parçalara ayırarak sizin bu problemleri anlamlandırmanızda size yardımcı olur.

Bilişsel davranışçı terapide problemler beş ana kısıma ayrılır:

  • Durumlar
  • Düşünceler
  • Duygular
  • Fiziksel hisler
  • Eylemler

Bilişsel davranışçı terapi, birbirleri ile birleşen ve birbirlerini etkileyen bu beş kısıma dayanır. Örneğin, belli bir durumla ilgili düşünceleriniz sıklıkla fiziksel ve duygusal olarak nasıl hissettiğinizi ve karşılık olarak nasıl davranacağınızı etkileyebilir.

Negatif düşünce döngülerini durdurmak

Bir duruma tepki vermenin yararlı ve yararlı olmayan yolları vardır. Bu yollar sıklıkla bizim olaylar hakkında ne düşündüğümüz tarafından belirlenir.

Örneğin, eğer evliliğiniz boşanmayla sonuçlandıysa başarısız olduğunuzu ve başka bir anlamlı ilişkiye sahip olamayacağınızı düşünebilirsiniz.

Bu durum sizin umutsuz, yalnız, depresif ve yorgun hissetmenize sebep olabilir ve bu yüzden eğlenmek için dışarı çıkmaz ve yeni insanlarla tanışmazsınız. Negatif bir döngü içinde sıkışır, yalnız başınıza evde oturur ve kendiniz hakkında kötü hissedersiniz.

Fakat bu şekilde düşünmeyi kabul etmek yerine evliliğinizin bittiğini kabul edebilir, hatalarınızdan ders alabilir ve yolunuza devam ederek gelecek hakkında iyimser olabilirsiniz. Bu iyimserlik sizi sosyal olarak daha aktif yapabilirsiniz ve siz akşam sınıfında derslere başlayabilir ve yeni bir arkadaş evresi edinebilirsiniz.

Bu basitleştirilmiş bir örnek, fakat belli düşüncelerin, hislerin, fiziksel algıların ve eylemlerin sizi negatif bir döngüye sıkıştırabileceğini ve hatta kendiniz hakkında daha kötü hissedeceğiniz yeni durumlar meydana getireceğinizi örneklendirmektedir.

BDT sizi kötü, kaygılı ya da korkmuş hissettiren şeyleri ayırarak negatif döngüleri durdurmanızı amaçlar. Problemlerinizi daha idare edilebilir hale getirdiğinizde, BDT negatif düşünce kalıplarınızı değiştirmenize yardımcı olabilir ve ne şekilde hissedeceğiniz konusunda size yol gösterebilir.

BDT bunu kendi başınıza başarabileceğiniz noktaya varmanız için size yardımcı olur ve bir terapistin yardımı olmadan problemlerinizle başedebilmeniz için size yardım eder.

Maruz Bırakma Terapisi

Maruz bırakma terapisi özellikle fobileri olan ya da obsesif kompulsif bozukluğa (OKB) sahip insanlar için faydalı olan bir bilişsel davranışçı terapi formudur.

Bu gibi durumlarda, durum hakkında konuşmak yararlı değildir ve maruz bırakma terapisi yoluyla sistemli ve yapılı bir yolda korkularınızla yüzleşmeyi öğrenmeniz gerekebilmektedir. Maruz bırakma terapisi kaygıya sebep olan ögeler ve durumlarla başlamayı içerir fakat bu kaygı tolere edebileceğinizi hissettiğiniz bir kaygıdır. Size kaygı veren durumla, bir ile iki saat arasında bir arada kalmanız gerekmektedir ya da kaygınız çok uzun süre için azalana kadar.
Terapistiniz bu maruz kalma egzersizini günde üç kez tekrarlamanızı isteyecektir. Birkaç seferden sonra kaygı durumunuzun yükseğe çıkmadığını ve uzun sürmediğini farkedeceksiniz.

Sonrasında daha zor durumlar için hazır olacaksınız. Bu sürece, üstesinden gelmek istediğiniz her olayla mücadele edebilene kadar devam etmelisiniz.

Maruz bırakma terapisi, 6 ile 15 saat arasında bir zaman dilimini terapistle geçirmenizi içerebilir. Ya da kendi kendine yardım kitapları ya da bilgisayar programlarını kullanarak da aynı süreci gerçekleştirebilirsiniz. Sorunlarınızın üstesinden gelmek için düzenli olarak önceden belirlenmiş egzersizleri yapmanız gerekecektir.

Bilişsel davranışçı terapi seansları

BDT bir terapistle bire bir seans şeklinde ya da sizinle benzer durumları yaşayan diğer insanlarla birlikte grup içinde gerçekleşebilir.

Eğer bireysel temelde bilişsel davranışçı terapiye söz konusuysa genellikle bir bilişsel davranışçı terapistle ile toplamda 5 ve 20 hafta arasında değişen haftalık ya da iki haftada bir seanslar arasında terapistinizle görüşeceksiniz. Her seans 30 ile 60 dakika arasında sürecektir.

Maruz bırakma terapisi genellikle seans boyunca kaygınızı azaldığından emin olmak için daha uzun sürer. Terapi bir klinikte, dışarda (eğer orada spesifik korkulara sahipseniz) ya da kendi evinizde(özellikle eğer evde olmakla iligi spesifik korkuları içeiren agorafobiniz ya da obsesif kompulsif bozukluğunuz varsa) gerçekleşebilir.

Bilişsel davranışçı terapistiniz özellikle BDT alanında eğitimli herhangi bir sağlık hizmetleri uzmanı olabilir. Örneğin psikiyatrist, psikolog, ruh sağlığı hemşiresi ya da pratisyen hekim olabilir.

İlk Seanslar

İlk seanslar BDT’nin sizin için doğru terapi olup olmadığı konusunda emin olmakla ve bu süreçle ilgili rahat olduğunuzdan emin olmakla geçecektir. Terapist sizin yaşamınız ve geçmişiniz ile ilgili sorular soracaktır.
Kaygılı ya da depresifseniz terapist size bu durumun aileniz, işiniz ve sosyal yaşamınızı engelleyip engellemediğini soracaktır. Ayrıca problemlerinizle ilişkili olabiliecek olaylar, gördüğünü tedavi ve terapi süreci ile neyi başarmak istediğiniz de ilk seansta sorulacak olan sorulardır.

Eğer bilişsel davranışçı terapi uygun görülüyorsa, terapist bu tedavi boyunca izlenecek yoldan ne beklendiğini size anlatacaktır. Eğer bilişsel davranışçı terapi uygun değilse ya da siz bu terapi ile kendinizi rahat hissetmiyorsanız, alternatif tedaviler önerilebilir.

İleriki seanslar

İlk değerlendirme aşamasından sonra terapistinizle problemlerinizi ayrı kısımlara ayırmak için çalışmaya başlayacaksınız; durum, düşünceler, duygular, fiziksel hisler ve eylemler. Bunu yapmanıza yardım etmek için terapistiniz bir günlük tutmanızı ya da düşünce ve davranış kalıplarınızı not etmenizi isteyebilir.

Siz ve terapistiniz eğer düşünceleriniz, hisleriniz ve davranışlarınız gerçekçi değilse ya da yararlı değilse onların üstesinden gelebilmek için ve herbirinin birbirini ve sizi nasıl etkilediğini belirlemek için düşüncelerinizi, hislerinizi ve davranışlarınızı analiz edeceksiniz. Terapistiniz yararlı olmayan düşünceleriniz ve davranışlarınızı nasıl değiştirebileceğiniz konusunda size yardımcı olabilecektir.

Neleri değiştirebileceğiniz üzerine çalıştıktan sonra terapistiniz günlük yaşantınızda bu değişimlerin pratiğini yapmanızı isteyecektir. Bu pratikleri üzücü düşüncelerinizi sorgulamayı ve onları daha yararlı olanlarla değiştirmeyi ya da sizi kötü hissettirecek şeyleri ne zaman tanıyabileceğinizi ve bunun yerine daha yararlı bir şeyler yapabileceğinizi içermektedir. Bu sürece yardımcı olmak için seanslar arasında sizden bazı ev ödevleri yapmanız istenebilir.

Her seansta terapistinizle birlikte değişimleri pratiğe nasıl dökebileceğinizi ve nasıl duygular içinde olduğunuzu tartışacaksınız. Terapistiniz size yardımcı olmak için başka öneriler de sunabilecektir.

Korkularla ve kaygılarla yüzleşmek çok zor olabilir. Terapistiniz sizin yapmak istemediğiniz şeyleri yapmanızı istemeyecektir ve yalnızca yaparken rahat olduğunuz bir tempoda çalışacaksınız.

Seanslar boyunca terapistiniz yaşadığınız süreçle ilgili rahat olup olmadığınızı kontrol edecektir.
BDT’nin en büyük faydalarından bir tanesi şudur: süreç sonlandıktan sonra öğrendiğiniz prensipleri günlük hayatınızda kullanmaya devam edebilirsiniz. Bu durum sizi rahatsız eden belirtilerin geri dönme ihtimalini daha da azaltacaktır.

Bilgisayarlı BDT

Şimdilerde bir terapistle mininal düzeyde ya da hiç temas kurmadan bilişsel davranışçı terapiden faydalanabileceğiniz bir takım etkileşimli yazılım programları mevcuttur.

İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleri tarafından kullanımı şuan onaylanmış ana program “Beating the Blues” isimli programdır. Bu program hafif-orta dereceli depresyonun tedavisi için onaylanmıştır.

Bununla birlikte ayrıca etkili olabilecek birçok benzer bilgisayarlı BDT paketleri vardır.

Bazı insanlar deneyimledikleri süreçte onlara rehberlik etmeleri ve süreci gözlemlemeleri için bir terapistle ara sıra yüz yüze görüşmeden ya da telefon görüşmelerinden hala faydalanmalarına rağmen özel hisleri hakkında bir terapistle konuşmak yerine bir bilgisayarı kullanmayı tercih eder.

BDT’nin Yönleri

BDT diğer birçok psikoterapiden farklılaşmaktadır çünkü BDT:

  • Faydacıdır: BDT spesifik problemleri tanımlamaya yardımcı olur ve onlar çözmek için uğraşır.
  • Çok iyi yapılandırılmıştır: Hayatınız hakkında özgürce konuşmaktan ziyade siz ve terapistiniz spesifik problemlerinizi tartışacak ve başarmanız için hedefler belirleyeceksiniz.
  • Güncel sorunlara odaklıdır: BDT temel olarak nasıl düşündüğünüz ve hareket ettiğinizle ilgilidir, geçmiş olayları çözmek için çabalamayla ilgili değildir.
  • Ortak çalışmaya dayalıdır: Destek aldığınız psikoterapist, size ne yapacağınızı söylemeyecektir; terapistiniz şu an yaşadığınız zorluklara çözümler bulmanız için sizinle birlikte çalışacaktır.

http://www.nhs.uk/Conditions/Cognitive-behavioural-therapy/Pages/How-does-it-work.aspx

Bilişsel Davranışçı Terapi Tarihi

Bilişsel Terapi (BT) ya da Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) 1960’lı yıllarda Doktor Aaron T. Beck öncülüğünde ortaya çıkmıştır. Bu sırada Beck, Pensilvanya Üniversitesi’nde bir psikiyatristi. Psikanaliz üzerine çalışan ve pratik yapan Doktor Beck, depresyonun psikanalitik kavramlarını test etmek için birkaç deney tasarladı ve uyguladı. Araştırma, beklediği temel kavramları tam olarak doğrulamamış olsa da, Beck aradığının tam tersini bulduğunda şaşırmıştı.

Depresyonun Yeni Bir Kavramı: otomatik düşünceler

Bulguların sonucunda Doktor Beck, depresyonu kavramsallaştırmanın diğer yollarını aramaya başladı. Beck depresif hastaların kendiliğinden geliştirmiş olduğu gibi görünen negatif düşünceleri deneyimlediğini bulmuştur. Beck bu bilişleri “otomatik düşünceler” olarak adlandırmıştır. Ayrıca Beck, hastaların otomatik düşüncelerinin üç kategoriye ayrıldığını bulmuştu: hastalar kendileri, dünya ve/veya gelecek hakkında negatif düşüncelere sahiptiler.

Yeni Bir Klinik Yaklaşım

Doktor Beck, hastaların bu otomatik düşünceleri tanımlamaları ve değerlendirmeleri için onlara yardım etmeye başladı. Beck bunu yaparak hastaların daha realistik (gerçekçi) düşünebileceklerini bulmuştur. Hastalar kendileri, dünyaları ve diğer insanlar hakkındaki temel inançlarını değiştirdiklerinde terapi uzun süreli değişimle sonuçlanır. Doktor Beck bu yaklaşımı “bilişsel terapi” olarak adlandırdı. Bilişsel terapi “bilişsel davranışçı terapi” olarak da bilinmektedir.

Bilişsel Terapinin Geleceği

Başlangıcından itibaren bilişsel terapi üzerinde çalışıldı, ve bilişsel terapinin birçok hastalığın tedavisinde etkili olduğu kanıtlandı. 500’den fazla çalışma bilişsel terapinin psikiyatrik hastalıklarda, psikolojik problemlerde ve psikiyatrik bileşeni olan medikal problemlerde etkililiğini göstermiştir. Bugün, intihar önleme, şizofreni ve diğer psikopatolojiler için bilişsel terapi için araştırmalar devam ediyor. Dahası, devam eden araştırma şehir ruh sağlığı kurumlarının organizasyon yapısının halk sağlığı sistemlerince yapılan bilişsel terapiye adaptasyonları üzerine etkisinin ölçmek için yapılmaktadır.

Doktor Beck bilişsel terapiyi geliştirirken birçok kaynaktan yararlanmıştır. Sonrasında, şu anki araştırmacılar ve teorisyenler, Beck’in çalışmasını genişletti ve bilişsel terapinin bazı formları geliştirildi. Bu farklı formlar farklı şeylere vurgu yapmasına rağmen hepsi Beck’in terapisiyle ortak özelliklere sahiptir.

BİLİŞSEL MODEL

Bilişsel davranışçı terapi, psikopatolojinin bir bilişsel teorisine dayanmaktadır. Bilişsel model insanların durumlar hakkındaki algılarının ya da doğal tepkilerinin duygusal ve davranışsal (sıklıkla fizyolojik) tepkilerini nasıl etkilediğini tanımlar. İnsanlar sıkıntılı oldukları zamanlarda algıları sıklıkla çarpıtılmış ve işlevsizdir. İnsanlar düşüncelerini düzeltmek ve böylece gerçekliğe yaklaşmak için “otomatik düşünceler” (doğal olarak ortaya çıkan sözel veya imgesel bilişler)ini tanımlamayı ve değerlendirmeyi öğrenebilirler. Bunu yaptıklarında genellikle sıkıntıları azalır ve daha işlevli davranabilirler (özellikle kaygı durumlarında) ve psikolojik uyarılmaları azalır.
Ayrıca bireyler çarpıtılmış inançlarını tanımlamayı ve değiştirmeyi öğrenirler: kendileri, dünyaları ve diğer insanlarla ilgili temel anlayışları. Bu çarpıtılmış inançlar bilginin işlenişini etkiler ve çarpıtılmış düşüncelere sebep olur. Bu yüzden bilişsel model bireylerin deneyimlerini algılayışlarından meydana gelen ve ayrıca inançlarından, özelliklerinden, dünya ile iletişim kurma biçimlerinden ve kendi deneyimlerinden etkilenen duygusal, fizyolojik ve davranışsal tepkilerini açıklar.

Terapistler hastalarının otomatik düşüncelerini ve inançlarını değerlendirmeleri ve cevaplamalarında onlara yardım etmek için sokratik sorgulama sürecini kullanırlar. Onlar ayrıca hastalara bu sorgulama sürecine kendilerini de dahil etmelerini öğretirler. Terapistler ayrıca öngörü halindeki bilişleri test etmek için ve seans aralarında uygulamak için hastaların davranış deneylerini tasarlamalarında yardımcı olabilirler. Hastaların düşünceleri gerçek olduğunda, terapistler problem çözme yöntemini kullanırlar. Hastaların çabalarının sonuçlarını değerlendirir ve güçlüklerini kabul etmeleri için onlarla çalışırlar.

BİLİŞSEL TERAPİNİN AMAÇLARI

Bilişsel terapinin amaçları, bireylere hastalıklarını hafifletmelerinde yardımcı olmak ve hastalığın tekrarlanmasını önlemektir. Seansların büyük bir kısmı gerçek yaşam problemlerini çözme konusunda bireylere yardımcı olmayı ve çarpıtılmış düşüncelerini, işlevsiz davranışlarını ve sıkıntılı duyguları değiştirmeyi öğretmeyi içermektedir. Gelişimsel çerçeve, yaşam olaylarının ve deneyimlerinin temel inanış, varsayımlar ve mücadele stratejilerinin gelişimine özellikle kişilik bozukluğuna sahip hastalarda nasıl sebep olduğu anlamak için kullanılır.

Güçlü bir terapötik birliktelik bilişsel terapinin ana bir özelliğidir. Terapistler işbirlikçidir ve hastalar ile takım olarak işlev gösterir. Onlara müdahalede bulunurken gerekçeler sunar ve onlarla anlaşabilmeyi isterler. Bir seansta ne kadar zaman harcanacağı, hangi problemlerin tartışılacağı ve hangi ev ödevlerinin hastalar için yararlı olacağı hakkında karşılıklı kararlar verirler. Terapistler hastaların düşüncelerinin ve inançlarının geçerliliğini araştırmak için hastalarla işbirlikçi bir deneyimcilik sürecine girerler.

Bilişsel terapi eğiticidir, ve hastalar bilişsel, davranışsal ve duygusal düzenleme becerilerinin öğrenir; böylelikle esas itibariyle hastalar kendilerinin terapisti olabilirler. Bu durum bilişsel terapinin birçok hasta için kısıtlı zaman diliminde olmasına izin verir; kaygı ya da tek kutuplu depresyon durumlarında tedavi süresi 6 ile 12 seans arasında değişebilir. Kişilik bozukluğuna, eş tanılı hastalıklara, ya da kronik veya ileri derece ruh sağlığı hastalıklarına sahip hastalar ek periyodik güçlendirici seanslarla birlikte daha uzun süreli tedaviye ihtiyaç duyarlar (6 ay ile 1 yıl arasında değişen bir süre ya da daha fazla).

Bilişsel terapistler tedavinin başlangıcında hastaların hedeflerini açığa çıkarırlar. Terapistler hastaların hedeflerine nasıl ulaşabileceklerini anlamaları ve daha iyi hissetmeleri için tedavi planını ve müdahalelerini hastalara açıklarlar. Her seansta terapistler hastalara ciddi anlamda sıkıntı veren problemlerini çözmeleri için yardım ederler. Terapistler bunu verimliliği maksimize etmeye çalışan, öğrenmeyi, ve terapötik değişimi arayan bir yapı yoluyla yapmaktadırlar. Her seansın önemli bölümleri ruh hali kontrolünü, seanslar arasında bir geçişi, gündemi önceliklendirmeyi, spesifik problemleri tartışmayı ve sorunları çözmek için yetenekler öğrenmeyi, öz yardım ile ilgili ev ödevleri belirlemeyi¸özet ve geri bildirimi içerir.

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ TEKNİKLERİ

Bilişsel Davranışçı Terapistler hastaların bilişlerini, davranışlarını, ruh hallerini ve fizyolojilerini değiştirmede onlara yardımcı olacak birçok teknik kullanırlar. Teknikler bilişsel, davranışçı, çevresel, biyolojik, destekleyici, kişiler arası ya da deneyimsel olabilir. Terapistler bu teknikleri hasta ile süregelen kavramsallaşırmalarına ve problemlerine ve seansnın spesifik hedeflerine dayanarak seçerler. Terapistlerin kendilerine devamlı olarak sordukları soru şudur: “Ben, bu hastanın kendini daha iyi hissetmesi için ona nasıl yardımcı olabilirim, ve daha iyi bir hafta geçirmesi için ona nasıl yardım edebilirim?” Bu sorular klinisyenlere planlama stratejilerinde ayrıca yardımcı olur.

Bilişsel davranışçı terapi yaklaşımı için tek tip bir danışan yoktur. Bilişsel terapinin depresyon, kaygı bozuklukları, madde bağımlılığı, yeme bozuklukları, bipolar bozukluk ve şizofreni ( ilaçla beraber olarak), psikolojik bileşenlere sahip çeşitli medikal problemlerde etkili olduğunu gösteren sayısız araştırma çalışmaları vardır. Elbette tedavi her hastalık için değişken olmalıdır ve terapistler sadece sepesifik bir bozukluğun bilişsel formülünü anlamakla kalmamalı, ayrıca hastaları tam olarak kavramsallaştırabilmeliler ve bu formüle ve kavramsallaştırmaya dayanarak bir tedavi planı oluşturmalılardır. Bilişsel terapi müdaheleleri ayrıca daha yaşlı yetişkinler, çocuklar, ergenler, grup, çiftler ve aile tedavileri için uyarlanmalıdır.

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİNİN ETKİLİLİĞİ

Yüzlerce klinik denemede bilişsel davranışçı terapinin çok çeşitli hastalıklarda etkili bir tedavi olduğu gösterilmiştir. Birkaçını saymak gerekirse bilişsel davranışçı terapi şunlar için faydalı bulunmuştur:
depresyon, tüm kaygı bozuklukları çeşitleri, yeme bozuklukları, madde kullanımı, kişilik bozuklukları, bipolar bozukluk (ilaç tedavisi ile birlikte) ve şizofreni gibi psikiyatrik bozukluklar;
kronik ya da şiddetli ağrı, kronik yorgunluk sendromu, adet öncesi sendromu, kolit, uyku bozuklukları, obezite, Körfez Savaşı Sendromu, ve somatoform bozuklukları içeren psikolojik bir bileşenli medikal bozukluklar; ve
Öfke, ilişki güçlükleri, ve kumar hastalığı gibi psikolojik problemler.

BDT ayrıca stres, düşük öz saygı, keder ve kayıp, iş ile alakalı problemler ve yaşlanma ile ilgili problemleri irdelemek için kullanılır.

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİNİN ETKİLİ OLDUĞU DURUMLAR

Yetişkinlerde: Öfke, kaygı, agorafobi ve agorafobi ile birlikte panik bozukluk, dişçi korkusu, yaygın anksiyete bozukluğu, yaşlıların sağlığı ile ilgili kaygıları, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluğu, tramva sonrası stres bozukluğu, sosyal kaygı/sosyal fobi, anti-anksiyete ilaçlarının bırakılması, dikkat eksikliği bozukluğu, atipik cinsel davranışlar/ cinsel suçlular, bipolar bozukluk (ilaç tedavisi ile birlikte), beden algı bozukluğu, sınırda kişilik bozukluğu, bakıcı kaygısı (caregiver distress), depresyon, yaşlılıkla ilgili depresyon, nüksetmeyi önleme, çözülme ile ilgili rahatsızlıklar, yeme bozuklukları, anoreksi (iştahsızlık), aşırı yeme rahatsızlığı, doymazlık, kumar oynama( ilaç tedavisi ile birlikte), alışkanlık bozukluğu, aile içi geçimsizlik, şizofreni (ilaç tedavisi ile birlikte), mevsime bağlı duygusal rahatsızlık, bedenselleştirme rahatsızlığı, madde bağımlılığı, alkol bağımlılığı, kokain bağımlılığı (BDT nüksetmeyi önlemede etkilidir.), opiat bağımlılığı, sigarayı bırakma (grup BDT etkilidir ve ayrıca BDT nüksetmeyi önlemede birçok tedavi bileşenine sahiptir), intihar girişimleri.
Tıbbi Rahatsızlıklarda: Panik bozuklukla birlikte görülen astım hastalığı (astım eğitimi ile birlikte), kanser ağrısı, kronik sırt ağrısı, kronik yorgunluk sendromu, kronik ağrı (BDT fiziksel terapi ile birlikte birçok medikal durumda kronik ağrı için etkilidir), kolit, sertleşme bozukluğu (BDT cinsel kaygıyı azaltmada ve iletişimi geliştirmede etkilidir), yorgunluk ve kanseri yenenlerdeki fonksiyonel bozukluklar, fibromiyalji sendromu, geriatrik uyku bozukluğu, yüksek tansiyon (BDT ek bir tedavi olarak etkilidir), hastalık hastalığı, ya da ciddi bir medikal duruma sahip olunduğuna dair nedensiz bir inanç, kısırlık, uykusuzluk, hassas bağırsak sendromu, migren baş ağrıları, kalp hastalığı ile ilgili olmayan göğüs ağrısı, obezite (BDT hipnoz ile beraber etkilidir), sebebi bilinmeyen ağrılar (idiopatik ağrı), medikal bir durumla açıklanmayan fiziksel şikayetler (somatoform bozukluklar), adet öncesi sendromu, romatizmal bozukluk ağrıları (çeşitli tedavi bileşenlerine sahip BDT etkilidir), orak hücre hastalığı ağrısı (çeşitli tedavi bileşenlerine sahip BDT etkilidir.), uyku bozuklukları, bedenselleştirme bozukluğu, temporomandibular bozukluğu ağrısı, kulak çınlaması, vulva ağrısı.
Çocuklar ve ergenlerde: Kaygı bozuklukları, kaçınma bozukluğu, kronik ağrı, davranım bozukluğu (aksilik hastalığı), depresyon ( ergenler arasında ve çocuklar arasında depresif belirtiler), medikal işlemler sebebiyle stres ( temel olarak kanser için), obsesif kompulsif bozukluk, aşırı kaygılı bozukluk, fobiler, medikal bir durumlar açıklanmayan fiziksel şikayetler (somatoform bozukluklar), tramva sonrası stres bozukluğu, tekrarlayan karın ağrısı, ayrılık kaygısı.
BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ AYRICA,

Yaşlılık, aile terapisi, acı ve kayıp, grup terapisi, düşük öz saygı, psikiyatrik hastalar (hastanede yatılı olarak tedavi gören), ilişki güçlükleri, ayrılık ve boşanma, stres, iş problemleri ve erteleme durumlarında da kullanılır.

Kaynak: beckinstitute.org

Bilişsel Davranışçı Terapi Teknikleri Nelerdir?

Bilişsel davranışçı terapi (BDT), pek çok tekniğin kullanıldığı bir terapi yöntemidir. Aşağıda, literatürde yer alan bazı temel teknikleri bulabileceksiniz. Söz konusu teknikler, belirli kategoriler altında ele alınmaktadır.

Blişsel Davranışçı Terapi İçin Temel Görüşme Teknikleri

  • Yönlendirilmiş Keşif: Bir dizi soru ile danışanın farkında olmadığı bilginin farkına varması amaçlanır. Danışanın iyi dinlenmesi ve yansıtılması, açığa çıkan bilginin özetlenmesi ve yeni bilgisini eski çarpık inancına uygulayarak, yeni bilgi ışığında yeniden değerlendirmesine dayanır.
  • Sokratik Sorgulama: Sokratik yöntem Beck ve Ellis tarafından terapinin bir parçası olarak görülür. Sokratik yöntemin temel bileşenleri sistematik sorgulama, tüme varım ve evrensel tanımlamalardır. Ard arda yöneltilen soruların yardımıyla, soruların yönlendirildiği kişinin mantık yardımıyla inançlarının geçerliliğini değerlendirmesini sağlar. Yardımlaşmacı bir biçimde yürütülen bir araştırmaya benzer. Yerinde sorularla hem kişinin merakı uyandırılır hem de kişi bildiklerinden yola çıkarak bilmediklerini öğrenir.
    (Ayrıntılı okuma için tıklayınız.)

BDT’de Yeniden Yapılandırma Teknikleri

  • Kognitif (Bilişsel) Çarpıtmaları Bulmak: Her bir olumsuz düşünce, çarpıtmalar listesi kullanılarak saptanır.
  • Deneysel Teknik: Danışan olumsuz düşüncelerinin doğruluğunu test etmek için bir deney yapar.
  • Kanıtı İncelemek: Olumsuz düşünceyi destekleyen ve desteklemeyen kanıtlar incelenir.
  • Araştırma Yöntemi: Danışan düşünce ve tutumlarının geçerliliğini bulmak için bir araştırma yapar.
  • Çifte Standart Tekniği: Başkaları referans gösterilerek, onların başına aynı durum gelse danışan nasıl değerlendirirdi, aynı durumu kendisinde nasıl farklı değerlendiriyoru farketmesi sağlanır.
  • Derecelenmiş Düşünce: Danışana, olayları siyah ya da beyaz kategoriler halinde düşünmek yerine, ikisi arasında yer alan gri tonlarının da olduğunu göstermek
  • Semantik Yöntem: Duygusal olarak daha az yüklü bir dili yerleştirmek amaçlanır.
  • Yeniden Atfetme: Herhangi bir durumla ilgili, bireyin sadece kendisini ya da tam tersi başkalarını sorumlu görerek suçlaması yerine, yol açan tüm etkenleri göz önüne alarak hareket etmek.
  • Paradoksu Kabul Etme: Eleştiri karşısında kendini savunmaya çalışmak yerine, eleştirideki gerçeklik payını görüp, kabullenme.
  • Kendini İzleme: Günlük olarak olumsuz otomatik düşüncelerin sayılması.
  • Utanca Saldırı: Toplum içinde utanılacak şeyler yapılarak sonucun değerlendirilmesi.

BDT’de Açığa Çıkarma Teknikleri

  • Odağı Değiştirme: Danışanın sürekli yakındığı konular yerine yaşamının diğer alanları ve o alanlardaki sorunları gündeme getirme.
  • Dikine Ok Tekniği: Eğer danışanın olumsuz düşüncesi doğruysa bunun onun için anlamı ne? sorusuyla olumsuz düşünce ortaya çıkarılmaya çalışılır.
  • Diyelim ki Öyle Tekniği: Olabilecek en kötü şey ne? Bunun olma olasılığı ne? Eğer olursa buna dayanabilir mi?

BDT’de Rol Playing (Oynama) Teknikleri

  • Seslerin Dışlaştırılması: Danışan ve terapistin sırasıyla olumsuz ve olumlu düşünceleri seslendirmesidir.
  • Korkulan Fantezi Tekniği: Danışanın kötü hissetmesine neden olan en olumsuz sonuçları terapist seslendirir. Danışan bunları yanıtlar.

Biliş ve duygu arasındaki bağın fark edilmesi, otomatik düşüncelerin izlenmesi, otomatik düşünceyi destekleyen ve desteklemeyen delillerin incelenmesi,  işlevsel olmayan inançların daha işlevsel inançlarla yer değiştirilmesi, danışanın otomatik düşüncelerinin altında yatan temel inançların ya da şemaların belirlenmesi ve olumsuz olanların değiştirilmesi aşamalarından oluşan bilişsel davranışçı terapi yaklaşımının, depresyon, anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk, kişilik bozuklukları gibi psikopatolojik durumlarla, stresle ilgili semptomlar, evlilik sorunlarının tedavisinde etkili olduğu pek çok çalışmada gösterilmiştir.